29 Aralık 2008 Pazartesi

AŞKA DAİR ESKİZLER

Aşkım ki şiirin kız kardeşidir,
Lekesizdir o yüzden.

Ay avlusudur temmuzda,
Benimle kumsallara uzanır.

Güz yağmuru olur bakarsın,
Güllere yağar, usul usul yağar.

Uzaklık yerine geçer, upuzun
Ne zaman o şehirden geçsem.

Aşkım, uz köpüğüdür ömrümün,
Bir kadının omzundan dökülür.

Ahmet Uysal

20 Aralık 2008 Cumartesi

ŞAİR LEYLA SOKAĞINDA SALATA SATAN ŞAİR

RÜŞTÜ ONUR

Ahmet Uysal

“1940 yılında Rüştü’yü tanıdığım vakit o, şiir devleriyle olan savaşına çoktan başlamıştı.” Salâh Birsel, çok genç yaşta ölümün yazın dünyasından koparıp aldığı Rüştü Onur için söylüyor bu sözleri. Şair hakkında hazırladığı kitabın (*) giriş yazısı: “Rüştü Onur’a Saygı” başlığını taşıyor. Yazıyı okur okumaz büyük bir hüzne kapıldım. Şiirin sırtını yere getirmek için yola çıkan, ‘şiir sıtması, daha doğrusu şiir nöbeti’ geçiren bir şairle gelen hüzündü bu!.Kitap elimde, kumsalda yürüyüşe çıktım. Dilimde, ağıtlara benzer sözler dolaşıyordu. Tıpkı Behçet Necatigil gibi:

“Bir şair yaşamıştı Zonguldak’ta,
Adı Rüştü Onur’du
Bilseydi hatırlanacağını
Ölümünden sonra
Memnun olurdu.”

Birsel’in yazısından öğrendiğimize göre, şairin aklı fikri dünyanın öbür sokaklarında, öbür şehirlerindeydi. İstanbul’da olup bitenler onu meraktan çatlatacak ölçüdeydi. Dışarıya taşmak istiyordu Zonguldak’tan. Beğendiği, ama yenilmek istemediği şairler dünyasına bir dergi çıkararak girmenin yolunu arıyordu. Petek, Şehir, Yaşamak… gibi dergi adları arasında gidip geliyordu. Dergi çıkarabilmek için arkadaşı Kemal’i, evini satmaya bile razı edecektir. Görüldüğü gibi, o günlerde de şairlerin ortak düşüdür dergi çıkarmak. Çok sonraki yılarda gördüğümüz şairlerin dergi çıkarma serüvenleri, bu geleneğin ürünü olmalı. Bilinir ki, Cemal Süreya’nın dergicilik serencamı, dillere destan olmuştur. (Günümüz dergilerinden Onaltıkırkbeş, Patika, Şehir, Afrodisyas, Dize, Yazılıkaya, Alaz…dergilerini şairler çıkarmıyor mu?)
Rüştü Onur kitabının önemli bir bölümü , şair hakkında yazılanlara ayrılmış. Öncelikle bu yazılara değinmek istiyorum:
“Yaşadığı günlerde sözü edilseydi, bir yazıda, meselâ benim bir yazımda, sevgi gösteren birkaç satır arasında adı geçseydi, kimbilir ne kadar memnun olurdu. Şairlere, sevebileceğimiz şairlere kayıtsızlık gösteriyoruz; onlar bize söylüyor, bizim için söylüyor, dinlemiyoruz.” (Nurullah Ataç, Cumhuriyet, 11.2.1943)
Ataç Usta’nın bu sözlerinden payıma düşeni almakta gecikmiş değilim. Dostlarım benim şiirim, kitaplarım üstüne çok yazmıştır. Bana günler, geceler düzenlenmiştir. Ama ben de sevdiğim şairleri hep önemsemişimdir. Onlara şiirler adamışımdır. Ağıtlarım olsa da, sağken, şiirlerimde adı geçen şairlerimin sayısı az olmamıştır. Bu yönden gönlüm rahattır. Zaman olmuş, eleştiri, kitap tanıtma yerine şiirler yazmışımdır. Bu konuda beni eleştirenler çıksa da (halk şairleri gibi) bu tutumu sürdürdüm. Şimdi, “Evvel Zaman Şairleri” başlığı altında yazdığım şiirlere Rüştü Onur adını da eklemediğime üzgün olduğumu belirtmeliyim.
Muzaffer Tayyip (ki onun çok yakın dostu) Onur’un “Memnuniyet” adlı şiiri hakkında çok ilginç sözler ediyor.

“Benden zarar gelmez
Kovandaki arıya
Yuvasındaki kuşa
Ben kendi halimde yaşarım
Şapkamın altında.
Sebepsiz gülüşüm caddelerde
Memnuniyetimden;
Ve bu çılgınlık delicesine
İçimden geliyor.
Dilsiz değilim susamam
Öyle ölüler gibi
Bu güzel dünya ortasında.

“Bu mısraların Salavin’le akrabalığı gün gibi aşikâr değil mi? Ben bunun Rüştü için bir kusur olacağını zannetmiyorum. Zaten Duhamel, (…) verdiği konferansta Salavin’in yirminci asır insanı olduğunu iddia etmemiş miydi? Yirminci asırda yirmi iki yıllık ömrü olan Rüştü’nün, yirminci asır insanının sentezi olan Salavin’e benzeyişinden daha tabiî ne olabilir?”
Görüleceği üzere, yirmi iki yaşında yaşama veda eden genç bir şair, kısacık ömründe dünyanın neresinde ne var ne yok öğrenmeye çalışmış, şiiriyle akrabalıklar kurabilmiştir.
Rüştü Onur şiirlerini, Yeni İnsanlık, Varlık, Ses, Bağ, Servetifünun, Ocak, Yeni Zonguldak gibi dergi ve gazetelerde yayımlattı. Onun şiir anlayışını bence en doğru değerlendiren Oktay Rifat olmuştur: “Rüştü Onur lirik bir şairdi. Türkiye’de geç başlayan bir hareketin bayrağı altında şiir yazıyordu.”
Rüştü Onur’un kısa yaşamını onulmaz acılar kaplamıştır. Kısa süren evliliği o acı yaşamın bir parçasıdır. Hastanede, Mediha Sessiz adlı tifo tedavisi gören bir kızla tanışır ve evlenir. Ne yazık ki, tifo hastalığından zayıf düşen Mediha’yla çok az birlikte olurlar. Karısının ölümünden sonra, şairimiz, Şair Leyla Sokağı’nda , ciğerlerinden kan gelmesi nedeniyle, boğularak ölmüştür.
Şairin adını taşıyan, üçüncü hamur kağıda basılmış söz konusu kitapta, 74 şiirin yer aldığı görülüyor..Yazımı, onun “Şair Leyla Sokağı” adlı şiirinden seçtiğim dizelerle bitirmek istiyorum:

“Ölüm nefesinde nasıl olsa
Amma henüz vakit erken
(…)
Dur bakalım hele
Ben salata satayım
Şair Leyla Sokağı’nda
Sen gene koş
Bez fabrikasındaki
Tezgâhının başına.”

(*)Rüştü Onur, Salâh Birsel, Yeditepe yayınları, No:59, 1956, İstanbul

Altınoluk/ 15.11.2008
(ŞEHİR Aylık kültür ve edebiyat Aralık 2008)

6 Aralık 2008 Cumartesi

ŞİİRTÜVEN / ŞİİRE ADANMIŞ BİR ÖMÜR

/perihan baykal
"uzak yazlara savrulup gitsem de bu yana kaldım, yozgatlar'dan sıvas'lardan döndüm sana kaldım"
Şair, ömrünü şiire adamış insansa; söz'e, aşk'a, su'ya, dağ'a, barış'a, başağa, inceliklere, ana/dilinin çağıltılı ırmağını çoğaltmaya: Ahmet Uysal şair, hem de en hasından! Onun "İda Sutüven serpintileriyle" gelen son şiir kitabı var elimde: ŞİİRTÜVEN! Onun şiirlerinde dağ ezgileri, o güzelim masallarındaki gibi gökçe martılar, İda eteklerinde açan mor böğürtlenler, tılsımlı öpüşler kol geziyor; dizelerdeki yoğun lirizmle sarhoş ama bir o kadar da diri ve uyanık! gecenin son yolcusuydum pergamon'un som altın ağırlığı vardı sırtımda Vefalı da üstelik... bir dal yasemin uzatıyorum ida'nın eteğinden azer'e ve yesenin'e Ahmet Uysal ömrünü yazmaya ve şiire adamış bir insan. 1938 Balıkesir doğumlu. Üç şiir kitabı; öykü, çocuklar için şiir, çocuklar için öykü dallarında ödülleri var. Günümüzde de yazmayı sürdürüyor ve sürdürmeye de kararlı. Naif yüreğiyle, bu her geçen gün biraz daha kirlettiğimiz dünyaya güzellikler sunmaya devam ediyor; edecek de! Bağırmadan, usul usul ve hep ezgili, hep yalın, hep su berraklığında. Üç bölümden oluşuyor Şiirtüven: Yalın Gün, İda Sözlüğü ve Son Şiirler. Şiirlerin sıralanışı bir mevsimin başka bir mevsime doğru yumuşacık akışı gibi... Baştaki şiirler Temmuz güneşi kokarken, giderek taraçalarına kurutulmuş meyve kokusu sinmiş güz avlularına kokmaya başlıyor: yağmurlu güzlerle büyüttüğüm kırgın kadınlar sokağı menekşesi, uykumu bölen tren sesiydin kısık dizimdeki ince sızısı dikenlerin Şairin o bitmez tükenmez arayışı ses bulmuş, söz olmuş Ahmet Uysal'ın şiirlerinde : zakkumlar çiçek açmadan silinmez kokusu, şiirlerimin altına adını yazarak savrulan o yağmur gülünün/ara onu Şairimiz eliaçık, gönlü zengin bir şair, ketum değil; şiir sözlüğünün gizlerini cömertçe döküyor önümüze. Dibindeki pırıl pırıl çakılları, pulları menevişli balıkları görünen duru bir ırmak onunki. Bize de bulaştırıyor,dizelerinden fışkıran yaşama sevincini. Ondan öğreniyoruz İda kumunda ay ışığının bin yıllık parıltısının gizli olduğunu, İda sonsuzluğunun şairi ölümünden önce aldığını koynuna. Düşmanı yok; elinde hep bir zeytin dalı: tanığımız olsun, taş evlerin iki dilde söylenen ezgileri Şairin atlası zengin, şairin vatanı yeryüzü! Troya topraklarına vurgun, sunağı Zeus altarı olan şairin dilinde ülkesinin tüm taşı toprağı, ıssız patikaları, batık şehirleri, eskil tabletleri, ahşap konakları, gümüş Urartu bakraçları, "gavur İzmir"i, Midilli üstündeki yağmur yüklü bulutları, karlı Toros uçurumları ve daha nicesi dile geliyor, dile destan oluyor. Sevgili'ye seslenişte bile ülkesinin coğrafyasının, tarihinin ince simgeleri, tel tel dokunup telkâri karanfiller açtırıyor! "Şair, bu aşkı da/mı dağda buldun?" dedirtiyor insana: sana kendi atlasımı açayım ki puslu tuz göllerimin kuğusu ol arsuz'da aziz hanna kilisesinde meryem anam ol, gözünde iki damla yaş duruyorsa, sileyim izninle Döne döne okunacak şiirler... Kalbi "ören yeri" olan değerli şair Ahmet Uysal'dan, yalın/kılıç, "doğayı ağzından öpen" şiirler... Bu kitap bir "Yeryüzü Güzellemesi"! Yalın günün, yalın sözün peşindeki şair'e selam olsun: Soluk soluğa bir güzel Yaşadın ya sen ona bak Ardında kalan şiirler Adını fısıldayacak Soluk soluğa bir güzel
* sularla / Ahmet Uysal (Yeni Biçem Yayınları, Haziran 1994)
**Şiirtüven / Ahmet Uysal (İmbat Yayınları, Ekim 2006)
(Onaltıkırkbeş, Sayı:9 )




19 Kasım 2008 Çarşamba

NE SÖYLESEM


ne söylesem uzaklık yerine
geçiyor çoktandır, sözcüklerim
ele veriyor beni, salınışı
yan yana gelen iki dizenin;
ıssız patikalara uğrasam,
ida bana yaslanıyor; üzerime
geliyor ansızın orman,
ayaklarımı çekip alıyor
dipsiz bir uçurumun burgacı,
ırmak kalbimi sürüklüyor,
ağzımı kapatıyor çakıllar,
bu hayal de kimin diye
bakıyorum kuyudaki görüntüme;

sen değilsin belki de, yollar
gösteren ışık arayanlara,
her gece birlikte yürüdüğün
kederli mavilikleri seven,
kurutulmuş çiçekler demeti
kucağında, dağınık ezgilerle
alıp başını giden kırgın adam,
biliyorum sen değilsin o,
köprülerde gül düşüren şair,
bir hançer taşıyan sol yanında,
ütopyasını rüzgârlara kaptırmış
yenilgiler kahramanı yüzyılın.

ne söylesem usulca, veda
yerine geçiyor, batmak üzereyken
bindiğim köhne tekne, ah işte
sarılarak uğurluyor dostlarım,
yangın gülü tutuşturuyor elime
adını anımsamadığım bir kadın;
ben de sevdim elbet, nâzım’ın
piraye’yi sevdiği gibi tutkulu
sevdim, içimdeydi hep o piyale;
çınarlar dikmeyi sevdim,
ıssız ve tozlu köy yollarına,
toprak damlı evlerde düşündüm,
kırık bir testide aradım onu,
avanos’la hacıbektaş arasında
bana söz verene sözler verdim,

ne söylesem sana, ömrüm ey,
ıssızlığını söylerim ülkemin.
31.07. 2008/Küçükkuyu

ahmet uysal

18 Ekim 2008 Cumartesi

İDA'YA YAZ MEKTUBU

İLHAN BÜYÜKCEBECİ

"KIRIK BİR TESTİYDİN SEN *Çocuk ben seni adını unuttuğumBir sokağa benzetirdimElimdeki gülü düşürdüğümKöprüydün senBen seni ayrı kaldığımŞehirlere benzetirdimÇamlardan sarkan kozalak güzelliğineİnce ladinlere benzetirdimEski evlerde unuttuğumKırık bir testiydin senBen seni uzak temmuzlardaYangınlara benzetirdimA H M E T U Y S A LSevgili Ahmet Ağabey,"Kırık bir testi" güzelliğinde şiirlerin. Uzak temmuzlar, yangınlar, yağmurlar... Tıpkı çocukluğumuz gibi. Adını unuttuğumuz sokaklar, su arkları, domates evlekleri, elma bahçeleri,kiraz şenlikleri. Bağevinde unutulmuş eski bir bağbıçağı. Irmak boylarındaki kavakların yalnızlığı. Özlemini kalbimizde durmadan büyüttüğümüz onca sevda. Seviyorum seni, en çok da şiire duyduğun büyük saygıyı. Günümüzde şiirin miladını neredeyse kendisiyle başlatıp, has şiirin izinden gitmek kaygısı taşımayan genç şairin; 1938 doğumlu Ahmet Uysal'ın ilk şiir kitabını **, neden elli altı yaşında yayımladığını düşünmesini isterdim. Şiire yaklaşımındaki olağanüstü sorumluluğu da.
Daha çok yeni, Kastamonu-Küre Dağları'nı bir mayıs göğünde geçerken; boylarına ve sıklığına -küçük bir çocuğun- şaşkınlığıyla baktığım çamlara, çınarlara, ladinlere benzetirdim Ahmet Uysal şiirini. İda'ya bir yaz mektubu olsun isterdim.
"Dağ yolunda kırk yıl / Bekleyen sarı yılanın / Sıyırdım yaz gömleğini" demişsin ya; 1986'nın temmuz sıcağında konuk olduğum bir orman köyünü anımsadım. Bursa-Mustafakemalpaşa'ya bağlı bir yörük köyü. Zirvede ağaçtan yapılmış on-on beş ev. Küçücük bir cami, minaresi de ahşaptan. Yemyeşil, yitik bir cennet gibi. Ne yana dönseniz, ağacın türküsünü işittiğiniz. Köyün biraz uzağı, akşamüzeri yatak'ta *** ; köy çobanının odun ateşinde demlediği çayın tadını bulamadım bir daha. Gelincikler, kır çiçekleri arasına yatırılmış upuzun bir ağacın oyuk gövdesinden akan kaynak suyunun, buz kesen yalnızlığını... Ayrılırken yörük kızlarının çeyizinden armağan çorapların, oyalı yemenilerin tığişi güzelliğini unutmadım. Hoşsohbet, güleryüzlü Yörük Ana'yı hiç.
O güzelim "Yaz Duruyor" şiirinden: "Şiir birikti yaz duruyor / Gecenin dokunuşu tenime" Kasaba evlerindeki eski bir sandıkta, taşralı utangaçlığımızın alazı "Aşkın ince gömleği duruyor" hâlâ. O "Bakışı kanadı kırık kuşun" Ve "Su kıyısındaki ıssızlık" ta "Sakladığın gül çubuğu duruyor."
Yine temmuz. Her zaman acıyla. Kıyımlar, ürpertiler, ayrılıklarla: "Bu temmuz acısı çok eski / yazlardan kaldı bana / Serin ıslak ürpertisi / toprak damlı evlerin / Sonra yağmurun sonra / kuruyan otların sesi (.......) "Senden kaldı ıslak çakıllara / yansıyan çocuk yüzleri"
Çankırı'da "Çörçil Affe". Beni on yaşıma kadar büyüten; bir zaman köylerde eşekle basma-pazen satmış, okuma yazması da olmayan babaannem. Derdi ki hep: "Evlat sermaye, torun da kârmış." Yakında bir torun geliyormuş Ahmet Ağabeye. Adı belki de Ege. Deniz'lerle yaşatsın umudumuzu, dağlarla...
Kırmızı hatmi, ahududu, zakkum ve kekiklerin çoğalttığı sonsuz yalnızlıkta, yazmayı sürdürüyor O: "İnceldikçe acıtıyor kalbimi / Bu şiir bu imge bu yalnızlık""Uzak Yazlarda" unutulmuş yüreğinden öpüyorum seni...
İlhan Büyükcebeci________________________________* Uzak Yazlarda, 1998 C.A. Kansu Şiir Ödülü, Düşlem Yayınları, Bursa Nisan 1998** Sularla, Yeni Biçem Yayınları, Bursa 1994*** Yatak, Yörüklerde çobanların gece kaldıkları kulübeye verilen ad "

"ŞİİRTÜVEN" EZGİLERİ



AHMET GÜNBAŞ
“İda’nın Oğlu” demiştim ona. Haklıydım. Besbelli içli dışlıydı İda’yla. O ulu dağ, eteğinde konuşlanan oğlunu şefkatle kucağına alıyor, derinliğine ezgiler fısıldıyordu kulağına. Açıkçası esinleyip gönderiyordu yanımıza. Tıpkı yalvaçlara sunulan vahiy gibi... Gizem ve ululuk yan yanaydı. Yazın sonsuz cıvıltısı içinde dağdan şiir indiriyordu İda’nın Oğlu. Son fısıltıları Şiirtüven (*) üstüneydi. Sütüven’i ve kutsal kitapları kıskandırırcasına çağıl çağıl şiir akıyordu dört yanımızdan.
Biliyordum onun ıpıslak bir şair olduğunu. Biliyordum ama böylesini de beklemiyordum. İlk günlerde olağan tepkilerle yetindim. Sonrasında bir titreme aldı beni de. Yüreğimin sarsıntısına söz geçiremedim. O ne coşumculuk, o ne aşk haliydi öyle! Sularla gelen köpük köpük ıslaklık ateşten bir kimliğe dönüşüyordu ânında:
“kızılağızlı kadınım, uzak ırmağım,
deyrul zafaran avlum, ıs/sızım gölgeli mardin ara sokağım, mor esahya manastırında bulduğum uruk kalıntısı kırık tabletim” (s:77)
İda’dan kalkıp ‘bütün zamanların kadını’na seslenen bir güzellemeydi bu. Aşka tapıncın yalınlığı içinde geçmişi ve geleceği yoklayarak insani değerleri üst üste koyuyordu. Üstelik Anadolu’nun sınırlarından sevgi taşkınlığıyla taşıp dünyayı kucaklamaya çalışıyordu:
“güneş adında alev fırtınalı yıldızım, okyanusa düşen yırtık gömü haritası tanzanya’da ağaca takılan fil boynuzu, lanetli peru piramit kabartması, kuzeyle güneyi karıştıran gece pusulası” (s:77)
Sevgilinin erişilmezliği belli ki çılgına çevirmişti şairi. Ama olsun, ışığı görmüştü ya!.. O görkemi, o inceliği, hatta o erdemi ululamak için yola çıkmıştı şimdi. Salkım saçak bir güzellikti anlatamadığı. Benzetmeler, andırmalar, türlü işaretler yetersiz kalıyordu neylese. Yakıştırmaların, hayranlıkların ardı arkası gelmiyordu. Ele geçmez bir yaratığı anlatmakla görevli saymıştı kendini. Çünkü ondan kaptığı kıvılcım koca bir yangını dönüşmüş, deyim yerindeyse ateş bacayı sarmıştı çoktan.
Bu ses, yalınlığın ortak sesiydi bize göre. Hani Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun“Karadutum, çatalkaram, çingenem /...Daha nem olacaktın bitanem” diyen bildik divaneliğin dönüşünü hızlandırıyor, tutkunun çapını alabildiğine genişletiyordu. Fuzuli’nin “Âşık-ı sadık menem / Mecnun’un ancak adı var” koşutluğunda çöllere, ıssız yollara vuruyordu kendini. Yunuslayın ‘yane yane’ izler izleri kovalıyordu bir bakıma:
“söyle, daha neneye benzeteyim, tuzlu gölümde kuğuydun, yoksun, çevirdiğim topraktın avanos’ta ortahisar’da narenciye mağaram, erzurum damından sarkan buzum” (s:77)
Ayakları toprağa değiyordu her güzellemenin. ‘Biz’den biriydi o firari, belliydi. ‘Biz’in toplamıydı belki. Kimi zaman İda’da mavi çiçekli bir otta, kimi zaman Tatta Düzlüğü’nde, kimi zaman Eski Diller Sunağı’nda, kimi zaman Sabah Uzanımları içinde Algın Bor Güvercin misali salınıp duruyordu. Ne de güzel gidip geliyordu zamanın katmanlarında. Yetişememek, yetersiz kalmak yakınmaların başını çekse de meçhul sevgilinin büyüsü her şeye değerdi doğrusu:
“neyim olsan azdır, ülkemsin, datça dağ yolum dolambaçlı dudağımın gümüldür mührü dil/yazmalı anadilimsin ham ipeğe benzeyen sevgili” (s:55)
Şair, sonunda ham ipeğe benzetmişti onu. Bu hamlık, ulaşılan damarın zenginliğini anlatıyordu. Ha ipek, ha altın, her neyse!.. Ancak uğraşarak didinerek biçime konulduğunda değer kazanıyordu sevgilinin özü. O da öyle yapıyordu zaten. Yeteneğini, birikimini, her şeyini seferber ediyordu onu ifade etmek için.
O sevgilinin İda’ydı eskil kimliğiyle. Bugünkü adıyla Kaz Dağı’ydı yani. Dişil, doğurgan, alımlı ve gizemli bir yanı vardı İda’nın binlerce yıllık zaman dilimi içinde. Bilinen özelliğiyle Homeros’un İlyada destanından beri konu olmuştu insanlık tarihine. Bereketli göğsünün nimetlerinden yararlanmak isteyenler yerine barbarca hırpalamışlardı onu. İda’nın gerçek sahipleri ise barışı önceleyen uygarlıklarla Ege’ye bakışımlı kentler kurup, söylencelerle tatlandırmışlardı tirşe ülkelerini. Tanrılar tanrısı Zeus da “bin pınarlı” doğal güzelliğine vurularak İda’yı mekân tutmuştur her nedense. Bu demekti ki binlerce yıl öncesinde bile tanrılara yaraşır bir yurt olan İda, vazgeçilmez bir cennetti insan için. İşte Ahmet Uysal’ı ister istemez etkileyen, şairliğine altmışından sonra kaza kaza önemli bir damara ulaştıran büyülü bir coğrafyası vardır İda’nın. Uysal bu etkilenmeyi açıkça itiraf eder:
“şair, bu aşkı da mı dağda buldun” (s:11)
Ve İda doğasının doğurgan yüzünün, yani dişilliğinin özellikleri bir bir ele geçer:
“zeytin sütü sür ağzıma doğa anne koynumda izi kalsın çirişotlarının” (s:13)
Dahası “bindallı dağımsın, tanrıçam / bölünmüş yürek parçam” diyerek ‘bindallı’ sözcüğünü hem orman cıvıltısı, hem de geleneksel kadın giysisi ile bağdaştırır. Sonra İda’nın gizemini tümüyle ele geçirmek için yeni bir dile gereksinim duyar. Hem bu dili bilmek, hem de İda Sözlüğü’nden haberdar olmak gerekir eksiksiz. Çünkü “her öpüşten sonra / değişir anlamı / ida sözcüklerinin” (s:52) şaire göre. İda, kabuk değiştirir durmadan, değişimsiz/dönüşümsüz yapamaz. Ona doğanın yasalarıyla yaklaşmak gerekir. Şiir, en elverişli yaklaşım biçimidir İda’yı anlamaya.Tıpkı Sütüven’den dökülen sular gibi ivmesi yüksek, arılığı/duruluğu eşdeğerdir aynı zamanda. Şiirtüven Ezgileri’dir öteki adı:
“kırk yıl bekledim görmek için soyunduğunu
geceleyin yürüdüğünü su köpüğü sürdüğünü göğsüne
köpükten harflerini de yazayım diye şiirin” (s:53)
Yeni bir dile övgüler düzerken şiirin gizemine de yaklaşır. İda denen anaç sevgilinin izlerine dokuna dokuna gitmek, tıpkı tasavvuf ehli gibi “bölünmüş yürek parçam”ı bir araya getirmekle doğru orantılıdır. İda hep çağırır maşukunu, parça parça keşfedilmeyi bekler. Her keşifte tazelikler, dirimlilikler bırakır; şaşırtır, akılları tarumar eyler. Şair de elinden geldiğince kişileştirir onu; rengini, kokusunu, davranış biçimlerini yaşamına karıştırır.
“ida geriniyor tutkuyla kızıl boynunda ege’nin” (s:53)
“ege köpüğüne bürünür yüzyıl unutulmaz ida öpücüğü” (s:51)

Şiir ile aşk halinin kesiştiği noktada yalın dil farklılığı ortaya çıkar. Yine İda’ya göndermede bulunarak. “Bu dille sevdim, onunla / yazdım ilk ürkek şiirimi / hem anamdı, hem sevgilim / yaşadım dilim ve yangınımla” (s:28) dizeleri Yalın Sözler’e götürür bizi. “Işıklı olsun dilimiz oğul / geline benzesin teli duvağı / sevgi seli ışısın saçlarında / çöle çökeğe batırma / ışıklı olsun dilimiz oğul” (s:41) dileği de kaynağını İda’nın doğallığından alır özünü. Her Yalın Gün Ezgisi, geçmiş-gelecek bağlamında yeni erdemler bağışlar. İda, burada en bir, gözetleme yeridir yalınlığın. Oradan bakılır olup bitene uzunlu kısalı serüvenlerle. Her buluntu dikkatle ölçülür biçilir, taşın nabzı dinlenerek. Üstü örtülmüş uygarlıkların ayak seslerine ulaşılır adım adım:
“eylüldü, ay izlerinden tanıdım eski likya yolunu yalın sözler aradım kırık taşların buğusunda” (s:31)
Burada sanki bir trans haline girer gibi kendinden geçmek, esrimek, ağrılar sızılar içinde kalmak şairdeki yalınlık çabasından başka bir şey değildir elbet. Yalın günle yaşamak özlemi, “dili algın ve yangınlı” kılar:
“sana uyandım yalın gün yok ettim kendimi erite
erite erite çömleğimde bir avuç eriyik” (s:34)
O kutsal sevgilinin izleri dağ taş dolaştırır aşığını. Görmesini bilen göz için maddede şekillenen izleri çözümlemek oldukça kolaydır. Yenilmiş, yıkılmış olsa da fark etmez. Aşkı başat eyleyen derinliğe, önceliğe, köklere ulaşmaktır asıl eylem:
“Bozkır ortasında susuz sazlıkların kokusunu aldım öperken dudağını
yağmalanmış yüzünde ıhlara ıssızlığı” ( s:45)
Aşkın erdeminin kişiliğe nasıl yansıdığına en iyi örnektir şu dizeler:
“gizli yeraltı karızım oldun akıttın o saklı suyumu be kadın” (s:63)
Sevgili-anne-çocuk ekseninde süregider bu ıpıslak eğilim. Çakıl taşları kayganlığında oynaşan sözcüklerin kıpırtısında yaşamak sevgisi öne çıkarılır:
“çocuk, kırık testimdin benim bozkırlarda, adresin kumdu, yüzün kuğularıma dokundu, göz yaşın yaktı yüzümü, bir mağara dolusu tuz ve turunç kokusu biriktirdim ağlama, çocuk, yine kırık testim ol” (s:67)
Uysal, usul usul dolaştırır bizi Anadoluluk bilinciyle. O çocuğa, o kadına Anadolu’nun hemen her noktasında karşılaşırınız. Ne var ki unutulmuşluğun/yağmalanmışlığın dilini çözmek, taşın nabzını dinlemekle eşanlamlıdır. Ve ille de yalın söz eğitiminden geçmeyi gerektirir. Dille kazmak eylemidir bu. Yoksa nasıl anlarız “turaç sesi bilmezdim, kırmızı / gagalı turacım oldun, / hasandağı’ndan geçtim seninle, / yalnızlık oku attım, okçu / dağının kanadı kırık kuşuna” (s:72) dizelerindeki Anodulu motifleriyle açıklanan yaşanmışlık tortusunu? İçsel anlamda“kırık testi” ile “kanadı kırık kuş”u yan yana koyup, ağrılı estetiğin bileşenlerine bakmamız gerekir ki şairin iletisine ortak olabilelim.
Uysal’ın şiirini, dünyevi ilişkilerden kopuk, kendi aleminde, söylenceler hafifliğinde, sorumsuz bir şiir olarak algılamak yanılgıların en büyüğüdür. Köylü/kentli zıtlığıyla kurulan - sözümona Aristo mantığına eğilimli oldubittilerle - duyarlığının kanatları altında neleri içselleştirdiğini irdelemeden yapılacak değerlendirmeler önyargıdan öteye gidemez.
Şiirtüven’de damıtılmış şiirler öncelikle barış ve paylaşım dilekleriyle örülüdür. Eğer “aşkla eğitilmelidir çocuklar / aşkla sevilmek güzelleştirir onları / aşkla korunur inandım buna / bir ülkenin tam bağımsızlığı” (s:42) dizelerini görmezden gelirsek, “dilime tuz olsun, uzak / sevgilim olsun midilli / seveceksen ıssız ormanınla / ana kucağınla sev beni” (s:16) çağrısında bulunan Yaz Sabahı Lirikleri’ne uzanamayız. Ve yine “siyanür buğusu üflendi / zeytinime pamuğuma / gümüşümle kör edildim”deki (s:21) yakınmalar politik güncelliğini korur. Onu yakın tarihimizle sınamaya kalkarsanız, gezgin acılarla yaralanırsınız. Madımak’taki yanık izini işaret eden “bozkır yangını de neymiş, ‘madımak’ta / haddeden geçti sözcüklerim, yana yana kaldım” (s:82) dizeleri hepimizi hayrete düşürür. Çemberi biraz genişletirsek, sevgiliyi güzelleyen benzetmeler arasında yer alan “boynumda che guevara ikonum”(s:15) yaklaşımıyla savrulur, “kamerun’da memesi ütülen / kızlarınla uzanayım göklere” (s:61) yakarısıyla karşılarsınız. Son Şiirleri-6’da ise; şiirle son soluğunu vermeye hazır bir şairin, savaşa-sömürüye karşı evrensel duruşunu yürekten selamlamak düşer bize:
“bir şair nasıl direnir zorbalığa bilirsin, louse lube, acem komşu sipihri, bana onlar gibi iyi şiirler yazdır ki direncim, bilincim ve inancım kalsın sonsuz, ülkemin kızlarına, oğullarına” (s:94)
Uysal, “şiir ikizim” demiş benim için. Evet, bir duyarlık ortaklığımız var şiirçıplak dolaşan‘İdaçapkını”yla. Ama doğruyu söylemeliyim ki İda’nın dilini ondan öğrendim ben ve Bülent Güldal’la birlikte ortak şiirler yazarak İda üçgeninin bir köşesine yerleşmeye çalıştım. “Bulutatlarıyla” geldikleri İzmir Uluslarası Şiir Günleri’nde (Nisan-2006), “nice aşk yangınından geçtim bunca yıl / yetmezmiş hiçbiri, biraz da izmir’de yanayım” (s:81) coşkusuna kapılan bizzat Ahmet Uysal olsa da, yine onun, “adresini sorduğun gül / söyledi bana dün gece / aynı aşka düştüğümüzü seninle” (s:56) saptamasıyla aynı aşka düştüğümüz gün gibi aşikardır.
Şiirtüven’in arkaik temeli üstünde yükselen taptaze sözcüklerin payını yadsımak insafsızlık olur okuru sarsan coşumculukta. İda coğrafyasının serinliği, yeşilliği, bakışımı içinde alca, algın, almaşık, anaç, bürümcük, çökek, eğirmen, evcik, gökçe, gökçül,genlik, gövermek, karmaç,karmanyolaç, uzanım, yalım, yalbırdamak gibi sözcüklerin anlamı altüst eden özellikleri güç ve yenilik katıyor şiire. Kıyıda köşede olmaktan kurtarıp şiir diline karıştırıyor onları Uysal. Bu arada göğsü/gün, güzeylül, gölayağı, şiirgiysisi, hayalfeneri, şiirkalp,kınagecesiz, hüzüngülüşlü gibi birleştirilen sözcüklerin katkısını da felsefi incelik boyutunda irdelemek gerekir.
Yapıt boyunca sere serpe bir coğrafyanın görünümünü tamamlayan ahududu, akasya akdiken,,begonvil, böğürtlen, çirişotu,erguvan gül,güzelhatunçiçeği, hatmi incir,,kapari, karaçalı, keten, kızılağaç ,küçükorospu, meşe, menekşe nilüfer, sakızotu,sığla ağacı,unutmabeni,üzüm,zakkum, zeytin gibi bitki türleri bile soluğunuza ferahlık katar en azından.
Öte yandan Uysal’daki modern şiirin dönüşümünde daha çok halkça esintilerin payını olumlamak zorundayız. Öyle ki özgür koşuk altında dizelerden taşan seslerde biçemi akışkan kılan yarım seslerin önceliği yanında kimi zaman sözü tekerleyen ( gölayağı mor dikenim / gökçe savruluşlu ekinim... güllerde güne doğdum / sende ot, kuş kum oldum, s:39) söyleyişlerin varlığı kısa yoldan şiire bağlar okuru. Uysal’ın usul sesi – her nasılsa – düzyazı şiir biçemi içinde beklenmeyen anlarda çakan kıvılcımlarla tutuşturur yürekleri. Dizeyi değil, birkaç dizeden oluşan söz öbeklerinin çarpıcı yalınlığıyla geçilir Ahmet Uysal şiirinin eşiğinden.
Sözü yine son şiirlerden birine getirirsek, iki dizeyle tanımlayabiliriz Şiirtüven’in kimliğini:
“ey son şiirim, bunca şiiri sana yazdım öpebilmek için sutüvenli ağzını” (s:89)
Bence İdaçapkını böyle anılmalı!

(*) Şiirtüven – Ahmet Uysal, İmbat Yayınevi, 1. basım, Ekim-2006

( Afrodisyas Sanat, Ocak-Şubat 2007

11 Eylül 2008 Perşembe

İLHAN BERK'TEN SONRA

İlhan Berk’ten sonra,
Büyülü şiiri aramak gerekli değildir

Her gün pazar kurulan sokaklardan geç
Üç kez ağzından ve en mavi yerinden öp gökleri

Ot yüklü akşamlarda otur rüzgârı dinle, ağaçlara
Bak, öyle bakmak aşktır çünkü

Gökyüzü gibi kokan kadınlara bak, onların kollarında
Tutunmuş yaz kumsalının kokusunu soluğuna karıştır

Göğsü çözük geceyi sevmesini ırmaklarla öğren, savrulan
Otlarla öğren bu toprağı sevmesini, bir kadınla öğren

Suyla öğren şiiri, sözcüğü bulutla, ıssızlığı köpükle
Öğren yeryüzünde olmayı.


Ahmet Uysal

30 Ağustos 2008 Cumartesi

İLHAN BERK ÖLMÜŞ DEDİLER



İlhan Berk ölmüş dediler, ah nice
Issız kalır dağlarda kuruyan otlar

Bundan böyle ne kadar güzel olduğunu
Kim söyler eskidikçe güzelleşen kadınlara

Bir şiirden düşmüş su birikintisini
Kim görür kim yazar betiklerinde

Bir daha eser mi öyle Helene uyruklu rüzgâr
Ağaçlar kiminle göz göze gelir

İlhan berk ölmüş dediler, bir bulut
Almış başını gidiyor erte vakitlere

29 Ağustos 2008 Cuma

ŞİİR KİTAPLARI

“kimselerin akşamı” için kırık dizeler

geçip gidiyor “kimselerin akşamı” görüyor musun
oya/lanarak büyüsüyle patikaların

‘kıyısı olmayan şehirlerden,
sokulgan sokaklardan geçiyor bakir ve sessiz.’

ıssız iç çekişler, hüzünler kalıyor
göğsümüzdeki upuzun maviliğin üstünde

zakkumlar bu yaz da döküyor nedense,
dökülmez sanılan yaprağını ten avlumuza

sonsuz senfonisini sürdürüyor zambaklar,
umutsuz tutkularımız tutuşuyor iki bulut halinde

unutulan yol düşleriyle sararıyor bozkır, o yazılarda,
tren sessine sığınıyor dostluk dokunuşlarımız

oraya gidiyoruz otların savrulduğu yere,
yalnızlık temmuzları bekliyor bizi orada, kırgın ve uzak

(*) kimselerin akşamı, oya uysal, yky, mart 2008

18 Ağustos 2008 Pazartesi

KESKİN TIRPAN


M. Mahzun Doğan

KESKİN TIRPAN

Canım Ağabey’ime, Ahmet Uysal’a,
Bilinmez, zaman kime az!


Hep peşimizde bir avcı
Keskin nişancı, hedefi sektirmiyor
Bir gerilla çevikliği yüreğimizde
Hani, bulunamayız diyesim geliyor

da, taranmadık mağara, yoklanmadık cep
varılmadık ada bırakmıyor. Teknesinin
mazotu bitimsiz, oltası uzun
Yakalıyor, dans ederken mercanlarla

Tırpanı keskin, gelincik gülümseyişlerine
Kumaşını kanla dokuyor, zulümle
örüyor hırkasını… Ne yollara saçılakalan
gözü annelerin, ne sevgililerin rüyası

Ahmet Abi, güz de güzel, elâ
bir göz okşarken teni… Neylersin
ruhumu bıçaklar yırtıyor. Kanadım
kesildi gayrı. Ufkumu, yağmur bile yıkamıyor…

16 Mart 2008, Ankara

12 Ağustos 2008 Salı

İÇİMDEKİ İNE/GÖL


içmeye eğiliyor seni
içimdeki ine/göl,
yalın diliyle

göklerle öpüşerek,
ıslaklığını katıyor
dişil geceye

yaşadığım günler de
yalınlaşıyor,
büyüdükçe aşkım

ne kilit,
ne anahtar
duruyor şimdi aramızda

senden kalan
ne varsa yerlere ve göklere,
bana kalıyor:

içimdeki ine/göl
içmeye
iniyor seni…

7 Temmuz 2008 Pazartesi

TEMMUZ MEKTUBU


haylaz ikindilerde, zehirli
çiçeklerin dikenleriyle
demlendir şiirlerini be çocuk!

dişi organların uğultusu,
yaşam buğuları
bulaştırsın sözcüklerine.

yıkımlardan kurtarılmış
yanımızla sığınalım, ‘Myra’da,
yalnızlık göklerine tanrıçamızın.

bir kaya gövdesinde,
imgelerin kutsanmış tinleri
korusun ömrümüzü.

ozanlar ozanı, dedem Homeros,
‘troyalı helena’ şiirini
kazısın belleğimize.

sevgili, sonsuza
kalsın dudağımızda, onların
temmuz yanığı yüzleri.

07.07.08

5 Temmuz 2008 Cumartesi

YOK HÜKMÜNDE



yok hükmündedir,
onlar için sakladığım
otların kokusu.

mavi yıldızın
yıldızeli akşamlarına
doğduğu vakitler.

yunus benem,
pir sultan benem
dediğimi unut.

ezgilerimizin
ipek bürümcüğünü
son kez ört üzerime;

hırkamı bir de
sen yak
temmuz yangınlarında;

kırık bir testi, gün olur
söyler elbet bizi de,
gizli külümüzle…

30 Haziran 2008 Pazartesi

SİVAS' DOĞRU




çatlayan kabuğunu
duyarsın ağaçta gövdenin.

öpersin otların buğusu
kalır dudağında.

büyülü sözcükler sokulur
koynuna geceleri.

düelloya hazırlanır seninle
gül ve karanfil.

ölüyorum desen de yaşamın
kemendi boynundadır.

bundandır savruluşun
gencecik, kuş yollarında.

akıp gitmesi bundandır
o dil nehrinin:

sivas’a doğru yeniden
temmuz yangınlarına…

26 Haziran 2008 Perşembe

G İ Z



-ali püsküllüoğlu için-

masalların gizine karışıyor şimdi de
sevdiğimiz şairler birer birer, yalnızlığımızı
büyüterek ayrılıyorlar bizden imgeleriyle;
ikiz kardeşimizdir kimisi, aynı aşklara
kapılmışızdır kimisiyle ve kız kardeşimizdir şiir.

aralarında kan bağı vardır sözcüklerimizin
güze ve güle tutkunuzdur, temmuzlarda
bozkır yangınlarına savrulur düşlerimiz,
ne çıkar uzaklıklar, yoksunluklar
olsa da aramızda, aşklar büyütürüz sonsuza.

katkımız vardır Ferhat ile Şirin’e, Nâzım ile
Piraye aşklarına, Leyla’sına amansız çöllerin;
yenilgiler tarihine, kanayan yanına Lorca’nın;
dudak izleri bırakmıştır bize de, bir şairi
sözcüklerinden öpen sevgili kadınlarımız.

ondan böyle tanımsızdır güzelliği yan yana
konmuş masaların, yakamozlu kumsalların, karanfilli
saksılarda eteklerinin uçuşması ülkemizin;
umudun ve umutsuzluğun söylenceye dönüşmesi,
onlarla, onlarla serpilince yıldızlar göklerimize.

16 Haziran 2008 Pazartesi

KÜÇÜKKUYU ULUSAL 1.ZEUS ŞİİR ÖDÜLÜ

Küçükkuyu Belediyesi ile Küçükkuyu Kültür ve Turizm Derneği’nce düzenlenen “Küçükkuyu Ulusal 1. Zeus Şiir” ödülü sonuçlandı. Yarışmada Ferhad Gülsün şiir dosyası birinciliğe değer bulundu. Ayrıca, Müslüm Danaoğlu ikincilik, İbrahim Topaz üçüncülük, Utku Kaygusuz ise mansiyon ile ödüllendirildi.
Bu yıl birincisi yapılan ve genç şairlere yönelik olan yarışmaya, 51 kitap oylumunda dosya ile katılındı. Yarışma, 1978 ve sonrası doğan, hiç kitabı yayımlanmamış şairlerin katılımına açıktı. Yarışmada derece alan şairlere ödülleri, Temmuz ortasında Küçükkuyu’da geleneksel olarak düzenlenmekte olan “Küçükkuyu Ulusal Zeus Şiir Dinletisi”nde verilecek.
Yarışmada birinci olan dosya Küçükküyu Belediyesi’nce kitaplaştırılırılacak. İkinciye 500 YTL, üçüncüye 250 YTL, mansiyon alan dosyanın şairine ise altın ve plaket verilecek.
Ayrıca, yarışmaya katılan dosyalardan, Seçici Kurul’un uygun bulduğu şiirlerden oluşan bir antoloji de okurlara sunulacak.
Seçici Kurul’un yaptığı değerlendirme sonucunda derecelendirmeye giren şairler ve dosya adları şöyledir:
1. Ferhad Gülsün / “Birdir İki”
2. Müslüm Danaoğlu / “Kırağı Çalmış Tenin”
3. İbrahim Topaz / “Hicazkâr Hayıflanışlar”

MANSİYON:
Utku Kaygusuz / “Karanfil Erimesi”

Yarışmanın Seçici Kurulu şu adlardan oluşuyor:
Dr. Yusuf Aksoy (Küçükkuyu Belediye Başkanı), Ahmet Uysal, Mehmet Akın, İbrahim Tığ, Mustafa Fırat, Rahmi Emeç, Mahzun Doğan, Aydan Yalçın, Ahmet Zeki Muslu, Uluer Aydoğdu.

16 Nisan 2008 Çarşamba

CEVAT ÇAPAN ALTARI


zeus sunağına komşuyduk onunla,
şiirler çevirip denize attığı yerde.

yaz gelir uzatır günbatımlarına sakallarını
karadut dalları arasından.

orada, hüseyin peker’in, çam kozalağı
fırlattığını gördüm şiire.

kaya diplerinde büyüyen çiçeklere
yaslandığını hüseyin alemdar’ın.

uyarına gelmiş ki otuz yıl sonra,
ismail uyaroğlu’yla kadeh kadehe…

ne o beni tanıyabildi ne ben onu,
bakın hele müthiş eylem günlerinin iki yaşlı şairine!

gördüm orada mahzun, bıçak yarasıydı
bir koyuncu türküsüyle.

varsın olmasın aramızda zeus; hera’yla buluştuğu
güzelim altarını, bağışladık gitti cevat çapan’a.

7 Nisan 2008 Pazartesi

TROPİKAL UYARI



yeryüzünü,
yüzyılda bir kez
gören o gizemli
tropikal bitki tohumu
göveriyor ansızın;

çiçek tozu yüklü
yaprağını
şehvetle uzatıyor
dudağıma:

“geç kalma sakın,
geç kalma bana,
bitiyor neredeyse,
bir günlük ömrüm,
ey sevmeler ustası!

seveceksen hemen sev,
öpeceksen hemen…

aşkımla kalayım,
gelecek yüzyıla.”

29 Mart 2008 Cumartesi

ÇEVİRİ ŞİİRLER



MASAL

bu gece son masalı da
söyle, vakit var sabaha;
kızıl dudağından içir,
binbir gecenin balını,
her anımı bin yıl uzat!

Bu gecə son nağılı da
Söylə, vaxt var sabaha;
Qızılı dodağından içir,
Min-bir gecənin balını,
Hər anımı min il uzat!

kırık ezgimde gizlidir;
aşkın yakıcı soluğu;
bana kırmızı bir gül at,
ıssızlık yolundan geçir
beşikteki çocuğunu.

Qırıq tərzimdə gizlidir;
Eşqin yaxıcı nəfəsi;
Mənə qırmızı bir gül at,
Kimsəsizlik yolundan keçir
Beşikdəki körpəni.

bindallı dağ eteği mi,
önüme serdiğin ülke,
belki tanrı zeus söyler,
esrikken, benim dilimle
seni bende sevdiğini.

Min budaqlı dağ ətəyimi,
Önümə sərdiyin ölkə?
Bəlkə tanrı zeus söylər,
Sərxoş ikən, mənim dilimlə
Səni məndə sevdiyini.


masala bürünür gerçek
hayalleri söylerken de,
benden başka kim içecek
bu ölümcül zehri, haydi
sun kadehleri üst üste.

Nağıla bürünür gerçək
Xəyalları söylərkən də,
Məndən başqa kim içəcək
Bu ölümcül zəhəri,haydı
Ver qədəhləri üst-üstə.


ülkemsin dediğim büyü,
yüzyılın büyük masalı,
en gizemli yalnızlığım;
dağ ve kadın karışımı
ana/tanrıça toprağım.

Ölkəmsən, dediyim sehr,
Yüzilliyin böyük nağılı,
Ən sirli yalnızlığım;
Dağ və qadın qarışığı
Ana/tanrıçə torpağım.

Azeri diliyle söyleyen:Arif




SENDEN ÖNCE DOĞDUM

senden önce doğdum
senden öğrendim aşkı

Səndən öncə doğuldum
Səndən öyrəndim eşqi

ağaç senden önce
çiçeğinle doldurdun dalını

Ağac səndən öncə
Çiçəyinlə doldurdun budağını

kuş senden önce
göklerinle boyadın kanadını

Quş səndən öncə
Göylərinlə boyadın qanadını

zaman senden önce
zaman yolu açtın sonsuzluğa

Zaman səndən öncə
Zaman yolu açdın sonsuzluğa

toprak senden önce
gökçül kıldın kıraç toprağımı

Torpaq səndən öncə
Səmavi qıldın quraq torpağımı

dağ senden önce
tanrı oldun dağıma

Dağ səndən öncə
Tanrı oldun dağıma

nehir senden önce
dil nehri açtın dilimde

Çay səndən öncə
Dil çayı açdın dilimdə

kadınlar senden önce
sen doğurdun sevdiğim kadını

Qadınlar səndən öncə
Sən doğurdun sevdiyim qadını

öleceğim senden önce
bilerek sende kalacağımı

Öləcəyəm səndən öncə
Bilərək səndə qalacağımı

Azeri diliyle söyleyen:Arif


not:
Salam Ahmed qardas.bagislayin,bu qeder gec yaziram.insallah andiz jurnali derc olunmayib.
sadece 2-3 sheiri tercume etdim,inanin vaxt ayirmaq cetin olur.insallah yardiminiza geler.. (ELNUR HACİYEV)

28 Mart 2008 Cuma

HAYAL/ŞİİR


her gece yeniden başlarım
ömrümün hayal şiirine

tenimde yağmurun sesi
derin nehirler geçer dilimden

devrilir ölümün kum saati
yalın sözler dolanır kanımda

bir avuç söz ve kor düşer
payıma o eski simyacıdan

uzak bir yalnızlık ülkesidir
şiir yarası bırakır göğsümde

sözü suyla çeviren çömlekçi
kimliğine bürünerek gelir

cam/altı sözler kalır bana
hayal şiirimin ilk dizesinden

*
çekirge'de acem gülüdür
bir sokak adıdır bursa'da

denizlere yakışır uzanınca
soyununca uzun bir kumsala

belki de çok ağlatan yanıyla
büyük hüznüdür yüzyılın

su kıyısında yaz uykusudur
mavi ladin dalıdır kırılgan

kaf dağını aşamayan kutsal
ankanın göç yolu atlasıdır

büyük şiire giden yollarda
bulduğum hayal/şiirdir o

yarım kalmış şiirlerdedir
bekler durur ona dönmemi




hangi rüzgârı öpsem, sızar
kan gibi dudağımın ucundan

sesini dallara gizleyen
yalnızlık otunu serer avluma

yağmur altındadır, sokağımda
kalmış kırgın bir kedidir

çöllerini de uzatır önüme: kum
altından zehirli yılanlarını

tropikal bitkilerin özsuyunu
damlatır nehir yatağıma

örenler, yıkıntılar arasında
unutulan saf bir efsanedir

hazine bulunmuştur belli ki
kazı yerinde kalbimin izleri

26 Mart 2008 Çarşamba

23 Mart 2008 Pazar

SAPPHO

yaz şiirleri hangi
sulara yazılır sappho,
söyle bana güzelim,
sen nereye yazardın
sağlıklı günlerinde?
seni de almak istedi mi
koynuna çapkın zeus
hera’ın yokluğunda;
samanyolu döşerken o,
evrenin sonsuzluğuna?
sappho, söyle bana,
hangi güzel kadınları
okşadın yaz geceleri,
nasıl bir aşktı o, kadife
kalbini yerinden eden?
sappho, hayal sevgili,
kadınları sevdin sen;
ben de seni ve kadınları,
kalbimi hurdahaş
ettiğin günden beri.
Ahmet UYSAL

SAPPHO
Sur quelle eau, Sappho,
s’écrivent les poésies d’été?
Dis-moi ma belle
où les écrivais-tu
tes jours de bonne santé?
Zeus le libertin a-t-il voulu également
te prendre dans son sein
en l’absence de Héra;
lorsqu’il installe la voie lactée
à l’éternité de l’univers?
Sappho, dis-moi s’il te plaît
quelles femmes as-tu caressées
dans les nuits d’été?
combien cet amour était grand
arrachant ton coeur de velours?
Sappho, amour fantastique,
toi , tu as aimé les femmes
moi aussi, je les aimées comme toi
Dès le jour
où tu as anéanti mon coeur...


Lütfiye G. SEÇER

GECE SÖZLERİ


geceyle dinlemeli genişleyen
bir ağacın gövdesini

üzerinde yıldız sekerken
su vermeli gülün toprağına

şiir geceyi sever çünkü
aşk geceyle açıklar kimliğini

eski bir ırmak yatağında
yeni bir serüvendir gece

ve bir kadın sevilmeyi bekler
gecenin en ince yerinde


(not: bu şiir pek çok web sitede
yayımlanıyor. Ancak yanlış bir dizeyle:
“üzerine yıldız sererken” biçiminde
yazılan dizenin doğrusu
yukarıdaki gibidir.)

SÖZLER NEHRİ


yalnızlık kanyonu derinse,
sonsuzluk sarmalında,
sözler nehri geçmiştir oradan.

ondandır yangınlardan sonra,
çiçeğini yapraksız açması
‘mahua ağacı’nın.

erguvan kentler yıkılır,
donar sular ayazmalarda,
gül toprak altında kalır.

hep uzaktadır ana/kara,
tuzunu okyanusa saklamıştır,
diplere, daha derinlere...

yan yana olur mu bir daha,
iki çakıl taşı…alt üst
olduğunda okyanuslar ve karalar!


(not:şiir üzerinde düzelti yaptım.
bu nedenle yeniden yazıyorum.A.U)

21 Mart 2008 Cuma

TROYALI HELENA/8


ah helena, o acımasız yıkım sonu,
menderesler çizerek hışımla,
unuttu eski yatağını çılgın nehir;
ıssız ve ürkünç örenler kapladı
kızıl toprağını son dönem troya’nın.

çürüdü çakıllı kumsallarda,
keskin kayaların parçaladığı
kadırgamın tılsımlı omurgası,
tenedos açıklarında uğuldayan
göç yolunu değiştirdi kuşlar.

toprağa gömüldü yarıdan çoğu
biçim verdiğim mermer sütunun,
okunmaz oldu zamanla dizeler:
“aşk tanımsız uzaklığıdır
şiirse yakıcı yakınlığı gülün...”

çok derin izler taşıyor bak,
yüzyıllar ötesine övünçle, onurla,
büyülü harfleri yalımlardan
korlara dönüşe dönüşe, sarsıcı
ezgisi yankılanıyor liriklerin.

dinle beni helena ve inan, daha
nice yüzyıla göğüs gerecek
yüreğimin eskimez aşk sözleri,
yazdıklarımı okuyan gezginin
yakıp kül edecek tutkulu dudağını.

ve ben öpmeye hazır, dilimin alazlı
buğusuyla bekleyeceğim orada,
sana benzettiğim ida rüzgârını...


(“troyalı helana” başlıklı uzun şiirden bir
bölüm…)

18 Mart 2008 Salı

KUĞU VE SÖZ


sözler uçurayım bekle,
mavi ladinlerde yankılanan,
yeni hazlarla ürpersin,
boynundaki kuğu lekesi.

bileşik gözle göreyim,
tutuşan gizil otlarını, çok yakın;
nice sorgudan geçtim,
bir de sen sına uzaklığınla.

sürüp giderken öyle, bungun,
amansız kır senfonisi,
‘vasilaki’ kokusuna tut bedenimi,
sarmala güz buğusuyla.

hazırım o yangına, hemen,
üç renk, üç kıvılcım olsun,
cebimde el yazması tılsımlar,
‘inanna’ ikonum boynumda,

kum olacağım yerdedir;
son adresinde bekliyor beni,
kanatları ıslak kuğusu
sözün ve sonsuzun.

14 Mart 2008 Cuma

ŞAHABI KOKUSU


hayduşko havasıyla
tez gidilir balkanlara,
sırtındaysa bedrettin hırkası.

‘şahabı’ üzüm kokusu
varsa ıslak kanatlarında
yaralı turnaların.

boynundan göğsüne sızmıştır,
duyarsın ve yoklatırsın sevdiğine
yerleri, gökleri...

yarım ay tutmuştur
ıssız yolunu serez’in.
sen hâlâ orda mısın sevdiğim.

tarazlı otlara benzeyen
türküler söylenir, çok eski
manastır patikalarında.

bağlar bozulmuştur, ay
dağlara indirmiştir avlusunu,
kırcaali yaralı kalmıştır.

ya sen kime kaldın,
a be deliyaz muhacirim,
kime kaldı deliormanlar !

ahmet uysal

(*) şahabı: siyah üzüm türü (yerel
niğde dolaylarında yetişir)
(**)hayduşko (horo) haydut oyun havası(bulgaristan,
kaynak kişiler:hilmi haşal, havva karataş,
ahmet emin atasoy)

13 Mart 2008 Perşembe

RÜZGÂRI ÖPME VAKTİDİR



rüzgârı öpme vaktidir
sokaklar soyunuktur
ıssız arka bahçelere
düşürmüştür evler tülünü

örümcek ipeğini dürmüş
gül, güzaltına almıştır hüznü

ay ışığına takılmıştır
şehirler arası otobüsler
bozkır yorgunu trenler
yolcusunu uyandırmıştır

hiç bu kadar yakın durmamıştır
bir dudak bir dudağa

o saatlerde söz yalındır
yıldızlar ipliğini bükmektedir
bekliyorum seni
rüzgârı öpme vaktidir.

1999/balıkesir

NAHİT'E MEKTUP





güzel kız sokağını
arıyorum eski bir şehirde,
yoluma yıldız düşürmeyen
büyük ıssızlığında göklerin.

yalın toprak buğusu
uzanıyor, dudak dudağa
gelir gelmez yalnızlığım,
ahşap konakların avlusuyla.

yağmur karanlığında
öpüşen iki şiir
arasında arıyorum onu.

bakır kızılıydı yüzü,
saçları iki demet yalım,
‘mahfel’ önündeydi son savruluşu.

bursa ikindisi beklerdi
güller asılı kapısında,
yalnız çınarlar ve Nâzım

güzel kız sokağı,
hangi evvel zamandaydı Nahit,
ilk öpücüğe benzeyen.

OMZUMDA KUĞULAR



- metin güven’i düşünerek-

unuttuğum hangi eylüldü,
omzunda kuğular ve gül,
dağ koruları, gökdere uğultusu.

kozahan avlusundan
ham ipeğiyle geçerdi her sabah,
boynunda sabahın tılsımı.

inebey’den eteğinde güzle
inerdi, onu öpmeyi düşündüğüm
ahşap aralığa.

yağmur kokusuna gizlerdim
yalnızlığımı, şiirini yazdığım
sisli sokaklarda

maksem’e doğru karanlıkta,
bıraktığı yerde beklerdi beni, çok eskiden
göğsüme dayadığı gökyüzü.

unuttuğum hangi eylüldü,
omzunda kuğular
yağmurlardan sonra upuzun.

12 Mart 2008 Çarşamba

OKUNAMAYAN HARFLER

1
okunamayan harflerin
izini sürmekten,
yorgundu bedenim.

söylediler: “iki eski
harf sağaltabilir ancak,
onulmaz sanılan yarayı.

iki ağzınla öp,
iki kalbinle sev,
iki ömrün olsun!

iki yağmur
damlası halinde kal
yaşam yaprağında.

tılsımı budur
sürüklenmenin, büyülü
sözler nehrine.”


2
geri çevrilen harflerim ,
çekilen deniz olarak
döndüler kıyılarıma.

inciten itiraflarımdı,
dilime
dolanan çizgileri…

ertelenmiş dokunuşların
örtülü imgelerini
ekledim onlara.

onlar da öyle söylediler:
-okunamayan harflerdir
yalnızlığın ruhu.

ahmet uysal

KALİNO

suyun öte yakasından gelir,
daha da uzak, rodoplardan:
kalino ezgisi pomakların…
balkan kanı karıştırır
kanıma tutkulu gaydacılar.

zulya kamalova ulaştırır,
unutulmuş akrabaların sesini,
kostas sideridis’in uduna.
ürpertisi kalır yağmurun
dağ geçeneklerinde.

ayde mori oralara, ardalar’a
gidiyoruz ağıtlarımızla,
“kırmızı gül her dem olmaz”
yıldızlar altında çobanlar
merhem olsun yaralarımıza.

bir daha göremem diye ,
ağla sen dobrucalım ah ağla,
deli ormanlar hiç unutulmasın,
kederli gözlerinde bulutlar
başından sevdayı almasınlar:

kalinolar yaksın dudağını!

ahmet uysal