İLHAN BÜYÜKCEBECİ
"KIRIK BİR TESTİYDİN SEN *Çocuk ben seni adını unuttuğumBir sokağa benzetirdimElimdeki gülü düşürdüğümKöprüydün senBen seni ayrı kaldığımŞehirlere benzetirdimÇamlardan sarkan kozalak güzelliğineİnce ladinlere benzetirdimEski evlerde unuttuğumKırık bir testiydin senBen seni uzak temmuzlardaYangınlara benzetirdimA H M E T U Y S A LSevgili Ahmet Ağabey,"Kırık bir testi" güzelliğinde şiirlerin. Uzak temmuzlar, yangınlar, yağmurlar... Tıpkı çocukluğumuz gibi. Adını unuttuğumuz sokaklar, su arkları, domates evlekleri, elma bahçeleri,kiraz şenlikleri. Bağevinde unutulmuş eski bir bağbıçağı. Irmak boylarındaki kavakların yalnızlığı. Özlemini kalbimizde durmadan büyüttüğümüz onca sevda. Seviyorum seni, en çok da şiire duyduğun büyük saygıyı. Günümüzde şiirin miladını neredeyse kendisiyle başlatıp, has şiirin izinden gitmek kaygısı taşımayan genç şairin; 1938 doğumlu Ahmet Uysal'ın ilk şiir kitabını **, neden elli altı yaşında yayımladığını düşünmesini isterdim. Şiire yaklaşımındaki olağanüstü sorumluluğu da.
Daha çok yeni, Kastamonu-Küre Dağları'nı bir mayıs göğünde geçerken; boylarına ve sıklığına -küçük bir çocuğun- şaşkınlığıyla baktığım çamlara, çınarlara, ladinlere benzetirdim Ahmet Uysal şiirini. İda'ya bir yaz mektubu olsun isterdim.
"Dağ yolunda kırk yıl / Bekleyen sarı yılanın / Sıyırdım yaz gömleğini" demişsin ya; 1986'nın temmuz sıcağında konuk olduğum bir orman köyünü anımsadım. Bursa-Mustafakemalpaşa'ya bağlı bir yörük köyü. Zirvede ağaçtan yapılmış on-on beş ev. Küçücük bir cami, minaresi de ahşaptan. Yemyeşil, yitik bir cennet gibi. Ne yana dönseniz, ağacın türküsünü işittiğiniz. Köyün biraz uzağı, akşamüzeri yatak'ta *** ; köy çobanının odun ateşinde demlediği çayın tadını bulamadım bir daha. Gelincikler, kır çiçekleri arasına yatırılmış upuzun bir ağacın oyuk gövdesinden akan kaynak suyunun, buz kesen yalnızlığını... Ayrılırken yörük kızlarının çeyizinden armağan çorapların, oyalı yemenilerin tığişi güzelliğini unutmadım. Hoşsohbet, güleryüzlü Yörük Ana'yı hiç.
O güzelim "Yaz Duruyor" şiirinden: "Şiir birikti yaz duruyor / Gecenin dokunuşu tenime" Kasaba evlerindeki eski bir sandıkta, taşralı utangaçlığımızın alazı "Aşkın ince gömleği duruyor" hâlâ. O "Bakışı kanadı kırık kuşun" Ve "Su kıyısındaki ıssızlık" ta "Sakladığın gül çubuğu duruyor."
Yine temmuz. Her zaman acıyla. Kıyımlar, ürpertiler, ayrılıklarla: "Bu temmuz acısı çok eski / yazlardan kaldı bana / Serin ıslak ürpertisi / toprak damlı evlerin / Sonra yağmurun sonra / kuruyan otların sesi (.......) "Senden kaldı ıslak çakıllara / yansıyan çocuk yüzleri"
Çankırı'da "Çörçil Affe". Beni on yaşıma kadar büyüten; bir zaman köylerde eşekle basma-pazen satmış, okuma yazması da olmayan babaannem. Derdi ki hep: "Evlat sermaye, torun da kârmış." Yakında bir torun geliyormuş Ahmet Ağabeye. Adı belki de Ege. Deniz'lerle yaşatsın umudumuzu, dağlarla...
Kırmızı hatmi, ahududu, zakkum ve kekiklerin çoğalttığı sonsuz yalnızlıkta, yazmayı sürdürüyor O: "İnceldikçe acıtıyor kalbimi / Bu şiir bu imge bu yalnızlık""Uzak Yazlarda" unutulmuş yüreğinden öpüyorum seni...
İlhan Büyükcebeci________________________________* Uzak Yazlarda, 1998 C.A. Kansu Şiir Ödülü, Düşlem Yayınları, Bursa Nisan 1998** Sularla, Yeni Biçem Yayınları, Bursa 1994*** Yatak, Yörüklerde çobanların gece kaldıkları kulübeye verilen ad "
18 Ekim 2008 Cumartesi
"ŞİİRTÜVEN" EZGİLERİ
AHMET GÜNBAŞ
“İda’nın Oğlu” demiştim ona. Haklıydım. Besbelli içli dışlıydı İda’yla. O ulu dağ, eteğinde konuşlanan oğlunu şefkatle kucağına alıyor, derinliğine ezgiler fısıldıyordu kulağına. Açıkçası esinleyip gönderiyordu yanımıza. Tıpkı yalvaçlara sunulan vahiy gibi... Gizem ve ululuk yan yanaydı. Yazın sonsuz cıvıltısı içinde dağdan şiir indiriyordu İda’nın Oğlu. Son fısıltıları Şiirtüven (*) üstüneydi. Sütüven’i ve kutsal kitapları kıskandırırcasına çağıl çağıl şiir akıyordu dört yanımızdan.
Biliyordum onun ıpıslak bir şair olduğunu. Biliyordum ama böylesini de beklemiyordum. İlk günlerde olağan tepkilerle yetindim. Sonrasında bir titreme aldı beni de. Yüreğimin sarsıntısına söz geçiremedim. O ne coşumculuk, o ne aşk haliydi öyle! Sularla gelen köpük köpük ıslaklık ateşten bir kimliğe dönüşüyordu ânında:
“kızılağızlı kadınım, uzak ırmağım,
deyrul zafaran avlum, ıs/sızım gölgeli mardin ara sokağım, mor esahya manastırında bulduğum uruk kalıntısı kırık tabletim” (s:77)
İda’dan kalkıp ‘bütün zamanların kadını’na seslenen bir güzellemeydi bu. Aşka tapıncın yalınlığı içinde geçmişi ve geleceği yoklayarak insani değerleri üst üste koyuyordu. Üstelik Anadolu’nun sınırlarından sevgi taşkınlığıyla taşıp dünyayı kucaklamaya çalışıyordu:
“güneş adında alev fırtınalı yıldızım, okyanusa düşen yırtık gömü haritası tanzanya’da ağaca takılan fil boynuzu, lanetli peru piramit kabartması, kuzeyle güneyi karıştıran gece pusulası” (s:77)
Sevgilinin erişilmezliği belli ki çılgına çevirmişti şairi. Ama olsun, ışığı görmüştü ya!.. O görkemi, o inceliği, hatta o erdemi ululamak için yola çıkmıştı şimdi. Salkım saçak bir güzellikti anlatamadığı. Benzetmeler, andırmalar, türlü işaretler yetersiz kalıyordu neylese. Yakıştırmaların, hayranlıkların ardı arkası gelmiyordu. Ele geçmez bir yaratığı anlatmakla görevli saymıştı kendini. Çünkü ondan kaptığı kıvılcım koca bir yangını dönüşmüş, deyim yerindeyse ateş bacayı sarmıştı çoktan.
Bu ses, yalınlığın ortak sesiydi bize göre. Hani Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun“Karadutum, çatalkaram, çingenem /...Daha nem olacaktın bitanem” diyen bildik divaneliğin dönüşünü hızlandırıyor, tutkunun çapını alabildiğine genişletiyordu. Fuzuli’nin “Âşık-ı sadık menem / Mecnun’un ancak adı var” koşutluğunda çöllere, ıssız yollara vuruyordu kendini. Yunuslayın ‘yane yane’ izler izleri kovalıyordu bir bakıma:
“söyle, daha neneye benzeteyim, tuzlu gölümde kuğuydun, yoksun, çevirdiğim topraktın avanos’ta ortahisar’da narenciye mağaram, erzurum damından sarkan buzum” (s:77)
Ayakları toprağa değiyordu her güzellemenin. ‘Biz’den biriydi o firari, belliydi. ‘Biz’in toplamıydı belki. Kimi zaman İda’da mavi çiçekli bir otta, kimi zaman Tatta Düzlüğü’nde, kimi zaman Eski Diller Sunağı’nda, kimi zaman Sabah Uzanımları içinde Algın Bor Güvercin misali salınıp duruyordu. Ne de güzel gidip geliyordu zamanın katmanlarında. Yetişememek, yetersiz kalmak yakınmaların başını çekse de meçhul sevgilinin büyüsü her şeye değerdi doğrusu:
“neyim olsan azdır, ülkemsin, datça dağ yolum dolambaçlı dudağımın gümüldür mührü dil/yazmalı anadilimsin ham ipeğe benzeyen sevgili” (s:55)
Şair, sonunda ham ipeğe benzetmişti onu. Bu hamlık, ulaşılan damarın zenginliğini anlatıyordu. Ha ipek, ha altın, her neyse!.. Ancak uğraşarak didinerek biçime konulduğunda değer kazanıyordu sevgilinin özü. O da öyle yapıyordu zaten. Yeteneğini, birikimini, her şeyini seferber ediyordu onu ifade etmek için.
O sevgilinin İda’ydı eskil kimliğiyle. Bugünkü adıyla Kaz Dağı’ydı yani. Dişil, doğurgan, alımlı ve gizemli bir yanı vardı İda’nın binlerce yıllık zaman dilimi içinde. Bilinen özelliğiyle Homeros’un İlyada destanından beri konu olmuştu insanlık tarihine. Bereketli göğsünün nimetlerinden yararlanmak isteyenler yerine barbarca hırpalamışlardı onu. İda’nın gerçek sahipleri ise barışı önceleyen uygarlıklarla Ege’ye bakışımlı kentler kurup, söylencelerle tatlandırmışlardı tirşe ülkelerini. Tanrılar tanrısı Zeus da “bin pınarlı” doğal güzelliğine vurularak İda’yı mekân tutmuştur her nedense. Bu demekti ki binlerce yıl öncesinde bile tanrılara yaraşır bir yurt olan İda, vazgeçilmez bir cennetti insan için. İşte Ahmet Uysal’ı ister istemez etkileyen, şairliğine altmışından sonra kaza kaza önemli bir damara ulaştıran büyülü bir coğrafyası vardır İda’nın. Uysal bu etkilenmeyi açıkça itiraf eder:
“şair, bu aşkı da mı dağda buldun” (s:11)
Ve İda doğasının doğurgan yüzünün, yani dişilliğinin özellikleri bir bir ele geçer:
“zeytin sütü sür ağzıma doğa anne koynumda izi kalsın çirişotlarının” (s:13)
Dahası “bindallı dağımsın, tanrıçam / bölünmüş yürek parçam” diyerek ‘bindallı’ sözcüğünü hem orman cıvıltısı, hem de geleneksel kadın giysisi ile bağdaştırır. Sonra İda’nın gizemini tümüyle ele geçirmek için yeni bir dile gereksinim duyar. Hem bu dili bilmek, hem de İda Sözlüğü’nden haberdar olmak gerekir eksiksiz. Çünkü “her öpüşten sonra / değişir anlamı / ida sözcüklerinin” (s:52) şaire göre. İda, kabuk değiştirir durmadan, değişimsiz/dönüşümsüz yapamaz. Ona doğanın yasalarıyla yaklaşmak gerekir. Şiir, en elverişli yaklaşım biçimidir İda’yı anlamaya.Tıpkı Sütüven’den dökülen sular gibi ivmesi yüksek, arılığı/duruluğu eşdeğerdir aynı zamanda. Şiirtüven Ezgileri’dir öteki adı:
“kırk yıl bekledim görmek için soyunduğunu
geceleyin yürüdüğünü su köpüğü sürdüğünü göğsüne
köpükten harflerini de yazayım diye şiirin” (s:53)
Yeni bir dile övgüler düzerken şiirin gizemine de yaklaşır. İda denen anaç sevgilinin izlerine dokuna dokuna gitmek, tıpkı tasavvuf ehli gibi “bölünmüş yürek parçam”ı bir araya getirmekle doğru orantılıdır. İda hep çağırır maşukunu, parça parça keşfedilmeyi bekler. Her keşifte tazelikler, dirimlilikler bırakır; şaşırtır, akılları tarumar eyler. Şair de elinden geldiğince kişileştirir onu; rengini, kokusunu, davranış biçimlerini yaşamına karıştırır.
“ida geriniyor tutkuyla kızıl boynunda ege’nin” (s:53)
“ege köpüğüne bürünür yüzyıl unutulmaz ida öpücüğü” (s:51)
Şiir ile aşk halinin kesiştiği noktada yalın dil farklılığı ortaya çıkar. Yine İda’ya göndermede bulunarak. “Bu dille sevdim, onunla / yazdım ilk ürkek şiirimi / hem anamdı, hem sevgilim / yaşadım dilim ve yangınımla” (s:28) dizeleri Yalın Sözler’e götürür bizi. “Işıklı olsun dilimiz oğul / geline benzesin teli duvağı / sevgi seli ışısın saçlarında / çöle çökeğe batırma / ışıklı olsun dilimiz oğul” (s:41) dileği de kaynağını İda’nın doğallığından alır özünü. Her Yalın Gün Ezgisi, geçmiş-gelecek bağlamında yeni erdemler bağışlar. İda, burada en bir, gözetleme yeridir yalınlığın. Oradan bakılır olup bitene uzunlu kısalı serüvenlerle. Her buluntu dikkatle ölçülür biçilir, taşın nabzı dinlenerek. Üstü örtülmüş uygarlıkların ayak seslerine ulaşılır adım adım:
“eylüldü, ay izlerinden tanıdım eski likya yolunu yalın sözler aradım kırık taşların buğusunda” (s:31)
Burada sanki bir trans haline girer gibi kendinden geçmek, esrimek, ağrılar sızılar içinde kalmak şairdeki yalınlık çabasından başka bir şey değildir elbet. Yalın günle yaşamak özlemi, “dili algın ve yangınlı” kılar:
“sana uyandım yalın gün yok ettim kendimi erite
erite erite çömleğimde bir avuç eriyik” (s:34)
O kutsal sevgilinin izleri dağ taş dolaştırır aşığını. Görmesini bilen göz için maddede şekillenen izleri çözümlemek oldukça kolaydır. Yenilmiş, yıkılmış olsa da fark etmez. Aşkı başat eyleyen derinliğe, önceliğe, köklere ulaşmaktır asıl eylem:
“Bozkır ortasında susuz sazlıkların kokusunu aldım öperken dudağını
yağmalanmış yüzünde ıhlara ıssızlığı” ( s:45)
Aşkın erdeminin kişiliğe nasıl yansıdığına en iyi örnektir şu dizeler:
“gizli yeraltı karızım oldun akıttın o saklı suyumu be kadın” (s:63)
Sevgili-anne-çocuk ekseninde süregider bu ıpıslak eğilim. Çakıl taşları kayganlığında oynaşan sözcüklerin kıpırtısında yaşamak sevgisi öne çıkarılır:
“çocuk, kırık testimdin benim bozkırlarda, adresin kumdu, yüzün kuğularıma dokundu, göz yaşın yaktı yüzümü, bir mağara dolusu tuz ve turunç kokusu biriktirdim ağlama, çocuk, yine kırık testim ol” (s:67)
Uysal, usul usul dolaştırır bizi Anadoluluk bilinciyle. O çocuğa, o kadına Anadolu’nun hemen her noktasında karşılaşırınız. Ne var ki unutulmuşluğun/yağmalanmışlığın dilini çözmek, taşın nabzını dinlemekle eşanlamlıdır. Ve ille de yalın söz eğitiminden geçmeyi gerektirir. Dille kazmak eylemidir bu. Yoksa nasıl anlarız “turaç sesi bilmezdim, kırmızı / gagalı turacım oldun, / hasandağı’ndan geçtim seninle, / yalnızlık oku attım, okçu / dağının kanadı kırık kuşuna” (s:72) dizelerindeki Anodulu motifleriyle açıklanan yaşanmışlık tortusunu? İçsel anlamda“kırık testi” ile “kanadı kırık kuş”u yan yana koyup, ağrılı estetiğin bileşenlerine bakmamız gerekir ki şairin iletisine ortak olabilelim.
Uysal’ın şiirini, dünyevi ilişkilerden kopuk, kendi aleminde, söylenceler hafifliğinde, sorumsuz bir şiir olarak algılamak yanılgıların en büyüğüdür. Köylü/kentli zıtlığıyla kurulan - sözümona Aristo mantığına eğilimli oldubittilerle - duyarlığının kanatları altında neleri içselleştirdiğini irdelemeden yapılacak değerlendirmeler önyargıdan öteye gidemez.
Şiirtüven’de damıtılmış şiirler öncelikle barış ve paylaşım dilekleriyle örülüdür. Eğer “aşkla eğitilmelidir çocuklar / aşkla sevilmek güzelleştirir onları / aşkla korunur inandım buna / bir ülkenin tam bağımsızlığı” (s:42) dizelerini görmezden gelirsek, “dilime tuz olsun, uzak / sevgilim olsun midilli / seveceksen ıssız ormanınla / ana kucağınla sev beni” (s:16) çağrısında bulunan Yaz Sabahı Lirikleri’ne uzanamayız. Ve yine “siyanür buğusu üflendi / zeytinime pamuğuma / gümüşümle kör edildim”deki (s:21) yakınmalar politik güncelliğini korur. Onu yakın tarihimizle sınamaya kalkarsanız, gezgin acılarla yaralanırsınız. Madımak’taki yanık izini işaret eden “bozkır yangını de neymiş, ‘madımak’ta / haddeden geçti sözcüklerim, yana yana kaldım” (s:82) dizeleri hepimizi hayrete düşürür. Çemberi biraz genişletirsek, sevgiliyi güzelleyen benzetmeler arasında yer alan “boynumda che guevara ikonum”(s:15) yaklaşımıyla savrulur, “kamerun’da memesi ütülen / kızlarınla uzanayım göklere” (s:61) yakarısıyla karşılarsınız. Son Şiirleri-6’da ise; şiirle son soluğunu vermeye hazır bir şairin, savaşa-sömürüye karşı evrensel duruşunu yürekten selamlamak düşer bize:
“bir şair nasıl direnir zorbalığa bilirsin, louse lube, acem komşu sipihri, bana onlar gibi iyi şiirler yazdır ki direncim, bilincim ve inancım kalsın sonsuz, ülkemin kızlarına, oğullarına” (s:94)
Uysal, “şiir ikizim” demiş benim için. Evet, bir duyarlık ortaklığımız var şiirçıplak dolaşan‘İdaçapkını”yla. Ama doğruyu söylemeliyim ki İda’nın dilini ondan öğrendim ben ve Bülent Güldal’la birlikte ortak şiirler yazarak İda üçgeninin bir köşesine yerleşmeye çalıştım. “Bulutatlarıyla” geldikleri İzmir Uluslarası Şiir Günleri’nde (Nisan-2006), “nice aşk yangınından geçtim bunca yıl / yetmezmiş hiçbiri, biraz da izmir’de yanayım” (s:81) coşkusuna kapılan bizzat Ahmet Uysal olsa da, yine onun, “adresini sorduğun gül / söyledi bana dün gece / aynı aşka düştüğümüzü seninle” (s:56) saptamasıyla aynı aşka düştüğümüz gün gibi aşikardır.
Şiirtüven’in arkaik temeli üstünde yükselen taptaze sözcüklerin payını yadsımak insafsızlık olur okuru sarsan coşumculukta. İda coğrafyasının serinliği, yeşilliği, bakışımı içinde alca, algın, almaşık, anaç, bürümcük, çökek, eğirmen, evcik, gökçe, gökçül,genlik, gövermek, karmaç,karmanyolaç, uzanım, yalım, yalbırdamak gibi sözcüklerin anlamı altüst eden özellikleri güç ve yenilik katıyor şiire. Kıyıda köşede olmaktan kurtarıp şiir diline karıştırıyor onları Uysal. Bu arada göğsü/gün, güzeylül, gölayağı, şiirgiysisi, hayalfeneri, şiirkalp,kınagecesiz, hüzüngülüşlü gibi birleştirilen sözcüklerin katkısını da felsefi incelik boyutunda irdelemek gerekir.
Yapıt boyunca sere serpe bir coğrafyanın görünümünü tamamlayan ahududu, akasya akdiken,,begonvil, böğürtlen, çirişotu,erguvan gül,güzelhatunçiçeği, hatmi incir,,kapari, karaçalı, keten, kızılağaç ,küçükorospu, meşe, menekşe nilüfer, sakızotu,sığla ağacı,unutmabeni,üzüm,zakkum, zeytin gibi bitki türleri bile soluğunuza ferahlık katar en azından.
Öte yandan Uysal’daki modern şiirin dönüşümünde daha çok halkça esintilerin payını olumlamak zorundayız. Öyle ki özgür koşuk altında dizelerden taşan seslerde biçemi akışkan kılan yarım seslerin önceliği yanında kimi zaman sözü tekerleyen ( gölayağı mor dikenim / gökçe savruluşlu ekinim... güllerde güne doğdum / sende ot, kuş kum oldum, s:39) söyleyişlerin varlığı kısa yoldan şiire bağlar okuru. Uysal’ın usul sesi – her nasılsa – düzyazı şiir biçemi içinde beklenmeyen anlarda çakan kıvılcımlarla tutuşturur yürekleri. Dizeyi değil, birkaç dizeden oluşan söz öbeklerinin çarpıcı yalınlığıyla geçilir Ahmet Uysal şiirinin eşiğinden.
Sözü yine son şiirlerden birine getirirsek, iki dizeyle tanımlayabiliriz Şiirtüven’in kimliğini:
“ey son şiirim, bunca şiiri sana yazdım öpebilmek için sutüvenli ağzını” (s:89)
Bence İdaçapkını böyle anılmalı!
(*) Şiirtüven – Ahmet Uysal, İmbat Yayınevi, 1. basım, Ekim-2006
( Afrodisyas Sanat, Ocak-Şubat 2007
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)