28 Temmuz 2009 Salı
okurken/yazarken
“bu kitap onların olsun”
Sakin bir sabah. Çıt yok. Kuşlar da gitmiş. Garipçe öten kumruya ne oldu? Eylülden önce dönmez hiçbiri. Ormanın ve ırmağın derinliğinden. Şimdi kim günaydın diyecek sabahları. Türküler mi? “Gül yarar mı bana dostum?” Yine çok duyarlıyım. İçimden bir nehir akıyor. Bahçemde olağanüstü güzellikte kızıl güller, mor güller…Onlara sürmeliyim yüzümü. Damarlarıma ince dikenlerini batırmalıyım. Doğaya böyle karışabilirim ancak. Onu, şiirime böyle dahil edebilirim.
Gezdiğim toprakları, izlediğim belgeselleri ve yazacağım kitapları düşünüyorum. Dilimi yakan dizelere “kutsal sözler” adını veriyorum
kutsal sözler:
frig yolunda
tekerlek izlerine
yağıyor yaz yağmuru
ne güzel
düşünmek orada
bin yıllar içinde
yazılı kayalarda
aramak
büyülü soluğunu
algılamak zamanın
orada karışmak
rüzgâra
orada bir damla
su olmak!
(Not: bu metin/şiir, 4.gezi kitabımın girişi olacak. Frig vadisinden başlayacak serüven…. 27.07.09)
Önümüzdeki günlerde: “Kuşların Mavi Yolculuğu”nu başlatacağım. Aman tanrım, ne çok kaynak birikmiş elimde. Haritalar, fotoğraflar, gezi notları… söylenceler… hayaller.. Adrasan’da kurulan düş/ülkem.. Bu kitabın şiirsel bir söylemi, heyecan verici saklı kentleri olacak. Nazlı ile Deniz arasındaki sevgi büyüyecek. Sanırım kendimi yine bir öyküme dahil edeceğim. Fasilis adlı batık kentte bulunmuş bir amforayım ben: buğdayın ve şarabın tanrısı yol gösterecek. Bir de yazmaktan çok yollarda söylediğim türküler:
hasret türküsü
o bükümlü ince kıyılarını
göremez oldum çoktandır;
türkü söyler mi yine dağ yeli
gelenin geçenin olur mu?
gölgeli söğütlerin ne halde,
gece ıslık çalar mı yılanlar,
kadınlar yıkanır mı üryan,
çalılarına kuşlar konar mı?
köprülerin duruyor mu
öyle görkemli ve yalnız?
suya yazmıştım adımızı,
duruyor mu sabah buğusu?
lirik ezgilerle titriyor mu
lavanta kokan tozlu yollar?
eski sevdalardan ne haber:
ağlatma beni yaz ırmağı!
Şiir/türküyü dün sabah söyledim. Doğaçlama oldu neredeyse.Türküleri seviyorum. Duyarlıklar yalın. İçten. İçe işleyici. Gülü gülle tartarlar türkülerde; bu unutulmamalıdır.
Sonra bir çığlıkla sarsılıyorum. Ömrümün en yakıcı çığlığı. Şimdi bir çığlığım var, hep içimde olacak, onun sesi denetleyecek beni: uzaklığınla kal!” Daha uzak olmalıyım kirlenmelere, ayağa düşmüş sözlere; bu çığlıkla şiirimin özüne dönmeliyim. Kırdığım, incittiğim kuşlar, böcekler, ırmaklar varsa onları bulup özür dilemeliyim. Kadınlar varsa, şiirler yazmalıyım onlar için; sevdiğim kadınlar için…Sevdiğim kadınlar hep olmuştur.
çığlık
ırmağın çığlığı
susmalara savuruyor
harflerini şiirimin.
son sözlerim
bilmediğim dillere
sızıyor
silinip gidecek mi
sevdiğim kadınların
yaz imgesi.
yağmurlu söğütler,
mor çiçekli hayıtlar,
çingene ezgileri…
yok mu oluyoruz
çığlık
çığlığa!
Çığlık, yok oluşa bir dirençtir. Bu direncim ayakta tutuyor beni
Bu sabah Bilge Umar’ın “Lykia” adlı kitabını okumaya başladım. Umar, “bir tarihsel coğrafya araştırması ve gezi rehberi” biçiminde bir de metinsel alt başlık eklemiş. Bu başlık kitabın işlevlerini de öne çıkıyor. Giriş bölümünde müthiş bir adayış metniyle karşılaştım. Duygulandım. O metni buraya almak istiyorum:
“Yıl 1979, günlerden 18 Ağustos Cumartesi/Demre’de bir ev/önünde bir ağaç/ağaç altındaki gölgede bir Anadol otomobil. /Anadaol’un arka koltuğunda iki yaşında Afşin Umar/sıcaktan bunalmış, çevreye bakmıyor/babası dışarıda/kaya mezarlarının resmini çekiyor/annesi sağ ön koltukta/aygın baygın/Evin penceresinde/gözleri güleç yüzleri güleç bizim kadınlar/derken kadınlarda bir hareket/dışarıya çıkıyorlar/ellerinde, Afşin’e ikram: badem, üzüm./Bu kadınlar türban çarşaf kaç göç bilmezler;/başları açık/ akılları aydın/yüzleri güleç elleri verimkâr/her biri Demre’li Noel Baba’ya vekil/insan severler, çocuk severler// bu kitap onların olsun” (Lykia, Bilge Umar, İnkılap Y. 1999, Ankara)
“Bu kitap onların olsun!” Günümün en güzel sözü! Bütün kitaplarım, şiirlerim onları olsun! Ülkemin o güzel insanları için yazmalıyım.(28.07.09 Salı)
Puşkin Üzerine Konuşma:Dostoyevski’nin yazdığı küçük bir kitap. (İlk baskı: 1880) Dilimize Ataol Behramoğlu çevirmiş. Ataol, gerek şiiri, gerekse çevirileriyle çağdaş yazınımızın yüz akı olmayı başarmıştır. Onun elinin değdiği sözcükler bana her zaman olumlu duygular getirmiştir. Oğlum Ülke’nin arkadaşı Polina, Rusya’dan, yalnız votka getirmekle kalmamış, bir de kitap getirme inceliğini göstermiş. Kitabın kapak içindeki boş sayfaya da şunları yazmış: “”Çok kısa ama çok ilginç bir kitap bence. X1X. Yüzyılın ilk yarısında Rusya’da ve Rus edebiyatında iki doğrultu vardı: Batı sevenler, İslav sevenler. Onlar da çok kavga ediyorlar. Dostoyevski Puşkin’in eserlerinde hem batı sevenlerin fikirleri hem İslav sevenlerin fikirlerini buluyor ve onlar üzerine konuşuyor bu kitapta.” Polina böylece bana, okuma ipucu vermeye çalışmış. Kendisine teşekkür ediyorum. Kitap iki dilde basılmış: Rusça ve Türkçe. (T:C Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müd. 2007/Ankara)
Ahmet Ada: Ahmet Ada’yla çok sık görüşemedik. Kayseri’ye yolum düştüğü yaz aylarında da buluşma olanağı bulamadım. Edebiyatçılar Derneği’nin etkinliklerinde bir araya gelebildik ancak. O taşrada olsa da şiirini ve kendini geliştirdi. Kalıcı yapıtlar ortaya koydu. Şiire değgin düşüncelerini uzun uzun yazdı. Onun çok dergide yazması, çok görünmesi bir dönem eleştirilere neden olmuştur. Şimdi bir sayrılıkla savaşıyor. İyi ki çok yazmış, çok kitap yayımlamış. Geçtiğimiz günlerde üç kitap birden yayımladı: Sonsuz At (şiirden) Sözcükler Denizi (yeni şiirler) Taşa Bağlarım Zaman( Metis). Henüz kitapları edinemedim. Ormandan (Mıhlı) beldeye (Altınoluk) indiğimde arayacağım.
Onunla uzunca bir süre net’te konuştuk, daha doğrusu yazarak. Son şiirlerimden söz ettim. Dosya adını şöyle önerdi: “Yaz Irmağına Şiirler” ya da “Yaz ırmağına Kırk Şiir”. Sevgili dostum seni kırar mıyım? Şiirler sürüyor. Sayı kırkın üzerine ulaştı. “Yaz Irmağına Şiirler” adı, zaten çoktandır dilimde.
***
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder