31 Temmuz 2009 Cuma

ek



İda sözlüğü’ne ektir:

ida sözlüğü inadına mavidir;
tutar yeri göğü.

güle tutkundur üstelik;
gül:anlam mı bırakır bir sözlükte!

sözlük bir çiçeğe yenilirse,
karşılığı ne olur lâlenin?

ahmet uysal mı, lavanta kokulu,
tozlu bir yolmuş meğer!

özet


ÖZET

çoğu kor,
azıcığı da külmüş
meğer ömrümün.

anladım ki,
kordan daha çok
yakarmış kül!

sözlük

ida’nın yaz sözlüğü

yaz gelir
değişir anlamı
ida sözcüklerinin.

ırmaklar
gözü kapalı
aşka dönüşür.

hera
güpegündüz
soyunur kumsallarda.

kol kola dolaşır
troya önlerinde
hektor’la aşil.

olamaz deseniz de
dudak dudağa
geliriz helena’yla.

ıslak çakıllar
incitmez kumunu,
donatır.

daha da incelir
sözcükler, ham ipek
şiirle sınanır.

anlamak
zor değildir inanın,
ida’ ya yaz gelmiştir.



ahmet uysal/31.07.09

30 Temmuz 2009 Perşembe

haziran ezgileri:3

YÂRELER

dostlara
iki ıslak
çakıl taşı
yollarım,
ey’olsun deyi
yâreleri.

efkârlı
türküler
rüzgâr ile;
bir yâre daha
açmaya
ömre
ziyan!

ahmet uysal/haziran 2009

ikilikler

ben sevdim gül aldı

ben sevdim gül aldı
sevdiğimi elimden


30.07.09

29 Temmuz 2009 Çarşamba

sonrasında

sonrasında

toplar dalını böğürtlen
ırmak kum altına gizlenir,
zail olur zambaklar

zakkum da döker
yaz yaprağını,
zamansız savrulur ot

kapanır kabuğuna
istiridye yüz yıl,
kuşlar göç eder

tılsımı bozulur
büyülü dizelerin,
söz ayağa düşer

çok erken başlar
kuğunun ölüm dansı,
suyun aynası kırılır…


ahmet uysal/30.07.09

28 Temmuz 2009 Salı

okurken/yazarken


“bu kitap onların olsun”

Sakin bir sabah. Çıt yok. Kuşlar da gitmiş. Garipçe öten kumruya ne oldu? Eylülden önce dönmez hiçbiri. Ormanın ve ırmağın derinliğinden. Şimdi kim günaydın diyecek sabahları. Türküler mi? “Gül yarar mı bana dostum?” Yine çok duyarlıyım. İçimden bir nehir akıyor. Bahçemde olağanüstü güzellikte kızıl güller, mor güller…Onlara sürmeliyim yüzümü. Damarlarıma ince dikenlerini batırmalıyım. Doğaya böyle karışabilirim ancak. Onu, şiirime böyle dahil edebilirim.
Gezdiğim toprakları, izlediğim belgeselleri ve yazacağım kitapları düşünüyorum. Dilimi yakan dizelere “kutsal sözler” adını veriyorum

kutsal sözler:

frig yolunda
tekerlek izlerine
yağıyor yaz yağmuru
ne güzel
düşünmek orada
bin yıllar içinde
yazılı kayalarda
aramak
büyülü soluğunu
algılamak zamanın
orada karışmak
rüzgâra
orada bir damla
su olmak!

(Not: bu metin/şiir, 4.gezi kitabımın girişi olacak. Frig vadisinden başlayacak serüven…. 27.07.09)
Önümüzdeki günlerde: “Kuşların Mavi Yolculuğu”nu başlatacağım. Aman tanrım, ne çok kaynak birikmiş elimde. Haritalar, fotoğraflar, gezi notları… söylenceler… hayaller.. Adrasan’da kurulan düş/ülkem.. Bu kitabın şiirsel bir söylemi, heyecan verici saklı kentleri olacak. Nazlı ile Deniz arasındaki sevgi büyüyecek. Sanırım kendimi yine bir öyküme dahil edeceğim. Fasilis adlı batık kentte bulunmuş bir amforayım ben: buğdayın ve şarabın tanrısı yol gösterecek. Bir de yazmaktan çok yollarda söylediğim türküler:

hasret türküsü

o bükümlü ince kıyılarını
göremez oldum çoktandır;
türkü söyler mi yine dağ yeli
gelenin geçenin olur mu?

gölgeli söğütlerin ne halde,
gece ıslık çalar mı yılanlar,
kadınlar yıkanır mı üryan,
çalılarına kuşlar konar mı?

köprülerin duruyor mu
öyle görkemli ve yalnız?
suya yazmıştım adımızı,
duruyor mu sabah buğusu?

lirik ezgilerle titriyor mu
lavanta kokan tozlu yollar?
eski sevdalardan ne haber:

ağlatma beni yaz ırmağı!

Şiir/türküyü dün sabah söyledim. Doğaçlama oldu neredeyse.Türküleri seviyorum. Duyarlıklar yalın. İçten. İçe işleyici. Gülü gülle tartarlar türkülerde; bu unutulmamalıdır.
Sonra bir çığlıkla sarsılıyorum. Ömrümün en yakıcı çığlığı. Şimdi bir çığlığım var, hep içimde olacak, onun sesi denetleyecek beni: uzaklığınla kal!” Daha uzak olmalıyım kirlenmelere, ayağa düşmüş sözlere; bu çığlıkla şiirimin özüne dönmeliyim. Kırdığım, incittiğim kuşlar, böcekler, ırmaklar varsa onları bulup özür dilemeliyim. Kadınlar varsa, şiirler yazmalıyım onlar için; sevdiğim kadınlar için…Sevdiğim kadınlar hep olmuştur.

çığlık

ırmağın çığlığı
susmalara savuruyor
harflerini şiirimin.

son sözlerim
bilmediğim dillere
sızıyor

silinip gidecek mi
sevdiğim kadınların
yaz imgesi.

yağmurlu söğütler,
mor çiçekli hayıtlar,
çingene ezgileri…

yok mu oluyoruz
çığlık
çığlığa!

Çığlık, yok oluşa bir dirençtir. Bu direncim ayakta tutuyor beni
Bu sabah Bilge Umar’ın “Lykia” adlı kitabını okumaya başladım. Umar, “bir tarihsel coğrafya araştırması ve gezi rehberi” biçiminde bir de metinsel alt başlık eklemiş. Bu başlık kitabın işlevlerini de öne çıkıyor. Giriş bölümünde müthiş bir adayış metniyle karşılaştım. Duygulandım. O metni buraya almak istiyorum:
“Yıl 1979, günlerden 18 Ağustos Cumartesi/Demre’de bir ev/önünde bir ağaç/ağaç altındaki gölgede bir Anadol otomobil. /Anadaol’un arka koltuğunda iki yaşında Afşin Umar/sıcaktan bunalmış, çevreye bakmıyor/babası dışarıda/kaya mezarlarının resmini çekiyor/annesi sağ ön koltukta/aygın baygın/Evin penceresinde/gözleri güleç yüzleri güleç bizim kadınlar/derken kadınlarda bir hareket/dışarıya çıkıyorlar/ellerinde, Afşin’e ikram: badem, üzüm./Bu kadınlar türban çarşaf kaç göç bilmezler;/başları açık/ akılları aydın/yüzleri güleç elleri verimkâr/her biri Demre’li Noel Baba’ya vekil/insan severler, çocuk severler// bu kitap onların olsun” (Lykia, Bilge Umar, İnkılap Y. 1999, Ankara)
“Bu kitap onların olsun!” Günümün en güzel sözü! Bütün kitaplarım, şiirlerim onları olsun! Ülkemin o güzel insanları için yazmalıyım.(28.07.09 Salı)

Puşkin Üzerine Konuşma:Dostoyevski’nin yazdığı küçük bir kitap. (İlk baskı: 1880) Dilimize Ataol Behramoğlu çevirmiş. Ataol, gerek şiiri, gerekse çevirileriyle çağdaş yazınımızın yüz akı olmayı başarmıştır. Onun elinin değdiği sözcükler bana her zaman olumlu duygular getirmiştir. Oğlum Ülke’nin arkadaşı Polina, Rusya’dan, yalnız votka getirmekle kalmamış, bir de kitap getirme inceliğini göstermiş. Kitabın kapak içindeki boş sayfaya da şunları yazmış: “”Çok kısa ama çok ilginç bir kitap bence. X1X. Yüzyılın ilk yarısında Rusya’da ve Rus edebiyatında iki doğrultu vardı: Batı sevenler, İslav sevenler. Onlar da çok kavga ediyorlar. Dostoyevski Puşkin’in eserlerinde hem batı sevenlerin fikirleri hem İslav sevenlerin fikirlerini buluyor ve onlar üzerine konuşuyor bu kitapta.” Polina böylece bana, okuma ipucu vermeye çalışmış. Kendisine teşekkür ediyorum. Kitap iki dilde basılmış: Rusça ve Türkçe. (T:C Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müd. 2007/Ankara)

Ahmet Ada: Ahmet Ada’yla çok sık görüşemedik. Kayseri’ye yolum düştüğü yaz aylarında da buluşma olanağı bulamadım. Edebiyatçılar Derneği’nin etkinliklerinde bir araya gelebildik ancak. O taşrada olsa da şiirini ve kendini geliştirdi. Kalıcı yapıtlar ortaya koydu. Şiire değgin düşüncelerini uzun uzun yazdı. Onun çok dergide yazması, çok görünmesi bir dönem eleştirilere neden olmuştur. Şimdi bir sayrılıkla savaşıyor. İyi ki çok yazmış, çok kitap yayımlamış. Geçtiğimiz günlerde üç kitap birden yayımladı: Sonsuz At (şiirden) Sözcükler Denizi (yeni şiirler) Taşa Bağlarım Zaman( Metis). Henüz kitapları edinemedim. Ormandan (Mıhlı) beldeye (Altınoluk) indiğimde arayacağım.
Onunla uzunca bir süre net’te konuştuk, daha doğrusu yazarak. Son şiirlerimden söz ettim. Dosya adını şöyle önerdi: “Yaz Irmağına Şiirler” ya da “Yaz ırmağına Kırk Şiir”. Sevgili dostum seni kırar mıyım? Şiirler sürüyor. Sayı kırkın üzerine ulaştı. “Yaz Irmağına Şiirler” adı, zaten çoktandır dilimde.

***

26 Temmuz 2009 Pazar

türkü ve aşk

türkü ve aşk


türküler suna boyludur,
şiir “aşk/boyu”.

mercanlı olur türkülerin
algın kadınları.

aşkla söylenirse türkü,
telli turnalar havalanır.

sevmeye görün,
siz de türkü olursunuz!


ahmet uysal/25.07.09

OZAN VE YAZ IRMAĞI

ozan ve yaz ırmağı
-kemal özer'i anarak-
sana ılgınları bırakıyorum, dedi ozan
yaz akışını, kuşların konduğu çakılı

bilirsin söğütler yağmurludur,
bulutlu göknarları bırakıyorum

çingene yazlarını,
yılanların aktığı sazlığı…

kiraz sepetlerini, kök boyalarını
hardal otlarının sarı çiçeğini…

troya köprüsü sana emanet gül düşürmeyi unutma
vurgunlardan koru otlarımı

ansızın gider bu ülkenin ozanları bilirsin,
kemal abi nasıl da kararlıydı giderken.

yangınlar sık görülür, ziyan olunur sevdalar uğruna,
kaldığımı bilen yok, giderim duyulmaz.

25 Temmuz 2009 Cumartesi

metinler/1


sesinin buğusu

ıssız mıhlı yolunda, yağmurlardan sonra
ota böceğe sora sarıla,çözemeden gizini,
tutkuyla değmesini suya söğütlerin…gül
üşümesini tende, dudak dudağa doğayla,
upuzun sürmesini gecenin…gidersen
korumak, kalırsan sonsuzluğa katmak
o çığlığından kalan sesinin buğusunu…

hep oradasın düş ülkemde dokunsam
ıslak kanatlı kuşlar havalanacak ansızın,
orman gülleri uzanacak sapa patikalara,
yan yana gelecek iki gelincik gölgesi,
ürkek geyikler ırmaklara eğilecek ,
gizini ele verecek korunaklı geceler,
beni sevdiğini söyleyecek sanki rüzgâr.

sabah büyüsüyle uyanacak güzellikler,
dudağına uzanacak usulca haz ve hüzün…

29.07.09/mıhlı

gizli kalbini...

GİZLİ KALBİNİ GÖSTER


gizli kalbini de göster,
yansımasını göğsünün,
gizli dal ucunu;

ıssız otlar mı çizdi yüzünü,
ıslak kanadı mı değdi bir kuğunun,
otların çizdiği yüzünü göster;

yalıncak duruyorsun orada,
çakılların arasında, saklı, bir varmış
bir yokmuş güzelliğini;

bana uzun yazlar tenini göster
dağ otları gibi yapayalnız,
uzun yazlar tenini!

kardan harfler




KARDAN HARFLER (*)
şairdir o kız,
kapalı odalarda
alevden sayfalarla
tutuşturur harflerini
çürük iplikler
biriktiren zamanın.

bilinmez belki de
kumaşlar eskitir yağmurlu
eski şehirlerde,
bilse arardı ağrılı
bir rüzgâr gibi
anımsadığımızı onu.

yönü ege’ye dönükse
yüzüne nehir giyinirdi,
sökülen hırkası omzunda
yanında olurdu
“kardan harfler”i.

*kardan harfler, betül tarıman
hera şiir kitaplığı, 2000, İstanbul

(yazılıkaya, aralık 2008)

23 Temmuz 2009 Perşembe

kimlik


KİMLİK

kuşların göç yolu
esintisidir o

ida’nın eteğinde
dağ ezgisi

ege köpüklü eskil
homeros gemisidir

ah şairlerin güzel
ahmet abisi

ölüm haberine yer verir mi
dersin, bir şiir dergisi

sizden bana kalan









SİZDEN BANA KALAN

yaprağın suya değmesidir
sizden bana kalan zaman,

işte tozlu yolun sonundayım,
uzaklığınız duruyor aramızda.

biri dönmeden öteki gidiyor
birlikte beklediğimiz kuşların.

şiir eskiyor, yanılsamadır söz,
unutuluyor dil/izim dudağınızda.

dünya buğusuydu yüzünüzden
bedenime savrulan sonsuzluk;

nasıl korusam, kalbinizden
avuçlarıma bıraktığınız ışığı;

sizden bana kalan zaman,
suya değen yanıdır yaprağın.

21 Temmuz 2009 Salı

gülü gülünen tartarlar

“gülü gülünen tartarlar”

gülü seninle tartmalıyım bu gece,
yalnızlığı uzaklığınla,

sesini yaz ırmağıyla
kanadıyla kuşların.

seni şiirle tartmalıyım;
sözcüklerin hüznüyle!

seni türkülerle tartmalıyım sevdiğim:
“neredesin” “zahidem”le..

hiç/kimseyle yürüyüş

HİÇ/KİMSEYLE YÜRÜYÜŞ

hiç/kimseyle yürüyoruz bu sabah,
mavi hayıtların arasında,
ilkyaz habercisi sanıyor bizi,
dağ yeli çekiyor eteğimizden,
ırmağın uğultusu. sesimize karışıyor.

tozlu yolda bana iyice yakın
yürüyor seziyorum; soluğunda iki
sözcük buğulanıyor: seni seviyorum!
ucunda tomurcuklar, bir gül dalı
değiyor yüzüme yaban ürpertisiyle.

eğilip otları okşuyorum: aşktır bu!
dudağıma defne kokusu sürüyorum,
dağın ezgisi geliyor derinlerden,
ölü dillerden biriyle konuşuyor
orman: sizi seviyorum ah, çocuklar!

1.03.09/ida sabahı
(idiller'den)

20 Temmuz 2009 Pazartesi

AVANOS'UN YAMACINDA


AVANOS’UN YAMACINDA

Avanos’un yamacında
Bir kızılca toprak
Yağmurlardan sonra
Üç gün üç gece
Bekletilir çamuru
Bir kızılca toprak


Zelve’nin çukurunda
Bir büyülü oyuk
Rüzgârlardan sonra
Kırklarla yedilerle
Anadan doğma
Bir büyülü oyuk


Uçhisar’ın koynunda
Bir sarıca çiçek
Yıldızlardan sonra
Her sabah göynük
Yaprakları buğulu
Bir sarıca çiçek

ahmet uysal/ mayıs 2009

17 Temmuz 2009 Cuma

çarpana

“ÇARPANA”

“Yaz Sonu Tanımları” Eylül Ebruları adını taşıyan kitabımdaki şiirler arasındadır. Bu şiirimi severim. Beni geçmişten geleceğe taşır. Anadolu toprağında bir derviş gibi dolaştırır. Bir şair kendi şiirinden söz ederken biraz dikkatli olmalıdır. Ben de şiirin iki dizesine değinip geçmeliyim:

“Sendin o dağ parçam
Pamuklu dokuma çarpanam.”

Bu şiirimi anlamak, yorumlamak için bazı ipuçları gerekiyor sanki!. Çarpana,
yerel bir sözcüktür ve beni onunla tanıştıran 70’li yıllarda okuduğum Ümit Kaftancıoğlu’nun bir öyküsü olmuştur. Öyküde “çarpana” gizli sevgiliyi, yasak aşkın kadınını simgeliyordu. Aslında çarpana, el dokuma tezgahının bir parçasıydı. Enine atılan ipliği iki uca taşımaktı görevi. Boyuna gerilmiş ipliklerin arasından neredeyse görünmeden geçtiğinden olacak, onu (çarpanayı) gizli sevgiliye benzetmek müthiş bir sözcük oyunudur. Dostum Ümit sağ olsaydı, bir daha danışırdım ona, bilgi alırdım. “Dağ parçam”a uyak düşürdüğüm çarpana, dağla şair arasındaki gizli aşkı ele versin istedim. Gizlim saklım olmasın, onu sevdiğimi dünyalar bilsin istedim. Tıpkı Karadeniz türküsünde olduğu gibi: “ben seni sevdiğimi dünyalara bildirdim.” Benim çarpanam, bir bakarsınız Bursa’dır. Tutar onun için dünya dolusu şiir yazarım; bakarsınız Balıkesir’de Türk Dili Sokak’dır; Cahit Abi’yle(Cahit Albayrak, Ateş Gazetesi’nin sahibi, Cumhuriyet’in Balıkesir muhabiri, Yıldız Kenter’in, Suat Taşer’in dostu, benim meyhane boğazı vazgeçilmezliğim; ışıklar içinde yatsın, toprağı bol olsun) esrik kolkola geçeriz akşam üstleri. Troya toprağına da tutulmuşumdur. Troyalı Helena bu tutkunun ürünüdür. Onu, Paris’in kolları arasından kaçırabilmek için Athena sunakları yapmaya soyunan taş ustası kimliğim olmuştur. Uzun soluklu şiirler (troyalı helena/7 şiir eylül ebruları)) büyülü bir aşkın izini taşır. Helena sevdiğim kadını simgeler, yeniden yaratır beni, “önümü kesen şiir” olur; bütün zamanları sürer önüme, eskil kentlere, ören yerlerine sürüklenirim onunla. Her taşın altına bakarım, yosunları koklarım; kumsallarda ayak izi ararım.Evet, ‘çarpana’larım vardır benim: Sappho, İda, yaz ırmağı,(şimdilerde ona atacağım kırk şiir yazmaktayım) çalıyazkuşu, Lesbos kumsalı, Bursa rüzgârı…


YAZ SONU TANIMLARI

sendin o dağ parçam
pamuklu dokuma çarpanam.

ormanımın yaz yalımı
ömrümün son salınımı.

eteğin göktaşı kızılıydı
ağzın yanardağ ağzı.

geceme aylı pusuydun
sunağımın üçüncü avlusuydun.

kızılca halvet çilehanesi
tenim orda özüyle ölesi.

bitişken düşler konağım
kadın kokusuna bürünen ahşabım.

sözcük sektirdim de dilinde,
böyle sızdım bedenine.

ay takvimi şevvaliydin,
muttasıl damlasıydın şiirimin.

şifresi çözülemeyen ‘rosetta taşı’
oldun ve çözdün bağışıklığımı.

tornoda tayfunu sanmıştım gözlerini,
alt üst eden yerlerimi ve göklerimi.

ahmet uysal

(Eylül Ebruları, Mühür Kitaplığı, Haziran 2009)