15 Aralık 2009 Salı

leyla şahin için

bu gece AKM'de dil bilir
gürcü ağzında leyla'nın giderek
kırmızı bir şaraba dönüştü şiir


ahmet uysal


26 haziran 99/yunus nadi ödülleri töreni

*bunca yıl sonra kayıp şiir bulundu.
leyla şahin'e de gönderdim.

7 Aralık 2009 Pazartesi

mektup



İDA’YA MEKTUP

evvelâ mahsus selam ile
gözesinden öperim ırmağını

sözüm olacak mahzuru yoksa eteğini çek
uyansın kış uykusundan kır zambağı

zarfımı yitirdim, nasıl yol alır bilemem
hangi zaman zarfında bu mektup

uçurumlara sürüklenir belki de
takılı kalır, bir uçurtmanın ipine

aklımı başımdan alan orman gülü n’haldadır
görmeyeli, hep öyle üryan mı uzanır patikalarda

hatırını sorup sual ederim elbet
çalıyazkuşu adlı ‘gelin/bacı’mın

unuttuğumu sanmasın lavanta kokulu tozlu yol,
kalbimin haziran güzellemesi ömür törpüm

yine dönmeyen kuşlarını bekliyor mu öyle her gece
saçları yaz ırmağına dönüşen mahzun çocuk

eğer sen de beni sual edersen, göç vaktini
şaşıran telli turnalar söylesin hallarımı.

mağlup olsam da mağdur değilim
mahrum kalsam ne yazar yıkılan sunağımdan

hâlâ hayati öneme haizdir benim için şiir,
yüzyıllık aşkım devam ediyor selam baki!

Ahmet Uysal

3 Aralık 2009 Perşembe

Emel İrtem'in Diliyle

EMEL İRTEM
BİR UÇURUM YOLCULUĞU

Bir coğrafya kapılarını ve gizlerini kalbi dışarıda olana açarsa orada katmerlenen sırlar şifreler halinde görünen gerçeklikten sökün ederek hislerimize doğru bir pik yapar, dokunur ve bizimle birlikte hafsalamızda kendini yeniden oluşturur. Bu yeni coğrafya eskisinden daha gizemli daha manidar daha gerçek daha karmaşık ve yeryüzünde daha muzafferdir.
Ahmet Uysal son kitabı Eylül Ebruları’nda üstünde topuklarımızın zor hazmettiği bir coğrafyanın fotografisini kendi zaviyesinin engin genişliğinde bir tüy hafifliği ile parmakuçlarımıza konduruyor. Okur bunu istemsiz bir kas hareketi gibi algılamasın. Ahmet Uysal edebiyatımızda yıllardır bilgiyle yazılmış bir şiiri kovalar. Bu manada özel bir şiirden bahsedebiliriz. Batının diliyle doğuyu oryantalist tuzaklara düşmeden özetler.
Genç cumhuriyet çocuklarının sezgisel olarak bildiği bir giz var, sonraki kuşaklara zedelenmiş bir ümit olarak sirayet eden bir çeşit meydan okuma halinden söz ediyorum. Bu ne yazık ki bize kadar miras kalmayan hal Ahmet Uysal’ı okurken sık sık şimdiki zamandaki kendi yokluğunu hissettirdi. Bu yüzden “Eylül Ebruları” nı okurken bir dönem okuması da yapmak gerektiği fikrine kapıldım.
Doğum tarihi 1938. Nasyonel sosyalist dünyanın kurbanı olmaya aday. Türkiye’de Bu kuşağın temsilcileri 2. dünya savaşının şarapnel parçalarından kendilerine bir müze yapan kuşak olmadı hiçbir zaman. Oysa dünya savaşının acısını, yokluğunu, sıkıntısını, korkusunu bir şekilde yaşamışlardı. Gene de nötralize olmuş bir iyimserliğin taşıyıcıları olmadılar. Çocukluk hatıralarının içinde edepsiz şımarık kötücül sermayedarlardan ziyade alçak gönüllü kahramanlar vardı. Çünkü neredeyse kahramanlar çağının son görgü tanıklarıydılar. Garip bir azim ve irade ile ülkeyi sırtlanan bir kuşaktır bu kuşak. Çok okudular, çok gözlem yaptılar Uçak fabrikaları kurdular, otomobil fabrikaları kurdular. Her yere okul açtılar.Tolerans gibi sihirli bir sözcüğe hayat verdiler. Hatırlayan ve etkili bir şekilde aktaran oldular. Unutmayı unuttular. Kitlesel bir üretim anlayışının çocuklarıydılar. Yokluktan doğmuşlardı.

be çocuk, yaz ırmağını atladın
taş avluyu geçtin,
sıra geldi aşka

……….

ben bu dağı ırmak
yılan ve kuş bilirdim, yeryüzü
olduğunu anlamadan önce

( İda Üçlükleri)

Ahmet Uysal farkındalığın şairidir. Çünkü öyle bir zamanın temsilcisidir. Bizim kenarından geçip gittiğimiz herşeyin kıymeti ve itibarı o hiçlikten ihtimamla alınıp vakti zamanında onlar tarafından peşinen dünyaya iade edilmiştir. Bu yüzden taşa başka türlü dağa başka kuşa başka türlü bakmayı onlardan öğreniriz. Yahut şöyle söylemeliyim: taşın taş, dağın dağ, kuşun kuş olmadığını onlardan öğreniriz.
Eylül Ebruları’na tekrar dönecek olursak kitabın ilk sayfalarında M. İlmiye Çığ’a adanmış şiirler notuna rastlıyoruz. Kitap elime ilk geçtiğinde beni şaşırtan hem de sevindiren bu girizgah altında Yaz sonu Tabletleri şiiriyle karşılaştım. Şair kendi zamanından çıkıp usul usul sanki Ludingirra ile söyleşiyor.

toprağı kutsar gibi temmuz
hasadıyla buğday dokulu
bedenine hazırladı
ve yeniden yarattı tinimi.
……
düşüyor olsa da, zaman
sözlüğünden ozan adım, ne çıkar;
kırık bir sümer tabletinde
saklıdır söylencemiz.

(Yaz Sonu Tabletleri 1/ )

Bu arada Temmuz kelimesinin Sümerceden günümüz Türkçesine hiç değişmeden geldiğini de bir dip not olarak düşmek istiyorum. Temmuz kelimesinin söylenişini, kadim tarihini, bir yana bırakacak olursak, tınısal olarak kulağımda demlenme melodisini çok severim. Tuhaf bir iç görü, ve buna ekli bir yakınlık hissettim
Bu arada aylardan bahsetmişken kitabın adı Eylül Ebruları demiştim. Epey vakit bu sefer de neden Eylül diye düşündüm. Sonra şöyle dedim; aslında yazacağımız bütün şiirler dünyanın o üç günlük var olup soğuma sürecinde birileri tarafından yazılıyordu. Sonra sonra sanki bir çeşit vahiy gibi bu şiirler şairlere malum edildi. Bu yüzden hakiki şairler estetik değerlerin dışına çıkamadılar.. suyun su, eylül’ün eylül, olması yahut olmaması bu yüzdendir.
Ahmet Uysal’ın kitabını okurken kendimi Çengelköy’den sandalla körfeze doğru açılmış gibi hissettim. Zaman zaman yıldız, zaman zaman poyraz, zaman zaman muson yağmurlarıyla bazen de çöl sıcağıyla kavrulan bir dünya kitabı elimizdeki. İşte o dünyanın içinde pek çok dünyalar var. Ahmet Uysal işaret parmağıyla değil usulca kendi gözleriyle işaret ediyor bu haneleri. Bakmayı bilene imgelerin altında yitip giden gerçeği gösteriyor.
Çocuk edebiyatımızda da önemli bir yere sahip olan şairin lafı fazla dolandırmadan basit söylenişten zihnimizi ferahlığa çıkartan bir derinliğin dinamizmiyle sözü ateşlemesi belleğimizi canlı tutma çabasıyla taçlanan verme arzusu dikkatimizi ona mahkum ediyor.
….
ay ışığına takılmıştır
şehirler arası otobüsler
bozkır yorgunu trenler
yolcusunu uyandırmıştır

hiç bu kadar yakın durmamıştır
bir dudak bir dudağa
….
( Rüzgarı Öpme Vakti)


Ahmet Uysal körlüğün ilacı…onu özenle göğüs cebinde taşı sevgili okur.

1 Aralık 2009 Salı

meseller



GÜL MESELİ

gül meseli
söylenir çok var ki
troya toprağında.

süpürse de rüzigâr
yangınlardan kalan
son külü.

nerede bir pencere
açık kalsa üşür
avludaki gül.

güz gelir
gül bürümcüğü
olur ham ipek

bir gül yaprağı
savrulsa göğsüne
değer bir kadının.

bilin ki söylenir
yüzyıl daha,
bu gül meseli.

Ahmet Uysal