ADATEPE GÜZELİ REFİKA
görüşmemiz kolay değil Refika,
kara bir yüzyıl daha eklendi
kuzey ege yağmurları arasına,
ah senin o kederli rum ağzını
gökçe bulutlar korusun Refika,
akça deniz köpüğü korusun
öpemediğim taşplak dudağını
teknelerim batıyor resiflerde
sana gitmek istediğim geceler
güvendiğim zeus’un gönderdiği
dalgalar sarp kıyılara sürüklüyor
yüreğinle yaktığın isli fenerden
iki midilli daha uzağa düşüyorum,
tanrıçamız sapho korusun seni refika!
oralardan kuşlarla gönder bana
kekik kokulu ipek şalını, ya da
imbat uçursun düşlerini dilerim
bizim kıyılara, zeytinler arasına!
seni bekliyor böğürtlenli yol
lavanta kokulu ırmak senin için
senin için köprüler kuruyor Refika!
ahmet uysal/zeus altarı 2010
açıklama: mübadele öncesi refika'nın yaşadığı topraklarda, zeytin ağaçları,
kır zambakları arasında dolaşıyorum çoktandır. onun hayali hep önümdedir. bence
refika'yı öğrenmek bile yaşamış olmaya değer. o benim boynumda salınan
aşklarımın gümüşüdür.
30 Aralık 2010 Perşembe
22 Aralık 2010 Çarşamba
iskete
İSKETE
Sabah beşe kurduğum saatin çalmamasıyla uyanamadım. Saat altıya doğru panikle uyandığımda, 07.30’da İstanbul’a gidecek uçağa yetişmek için apar topar evden nasıl çıktığımı hatırlamıyorum. Geceden yani şiirden kalma bir halde yattığım için uyandığımda da yine yeni yazmaya koyulduğum şiire devam ediyordum. Dizeler birer şiirkuşu olmuş uçuşuyordu belleğimde.
Asansöre bindiğimde incecik bir hüzün taşıyan Nilüfer’in kavak yelleri şarkısı çalıyordu. Asansörden indiğimde her zamanki gibi asansörün karşısındaki posta kutularına gözüm ilişti. Çünkü her geçişimde posta kutusuna bakarım. Vaktimin de dar olduğunu düşünerek hızla posta kutusunu açıyordum ki yanıma hiç kitap almadan bir yolculuğa çıktığımı fark ettim. Tekrar yukarı çıkıp çıkmama kararsızlığı içerisinde posta kutusunu hızla karıştırırken, sonbahar güzelliğiyle sarılmış, sarı bir zarfı açtığımda, içerinde “şiirtüven” kitabını gördüm.
“adresini sorduğun gülü,
kim sevebilir ki dostum
iki umutsuz şairden başka!”
Önce yolculuğu kurtarmıştım. Çünkü son on yıldır çantamda kitap olmaksızın, evden dışarı adımımı atmamışımdır. Ahmet Uysal’ın İda esintili, kılcallarını aşkla beslediği “şiirtüven” imdadıma yetişmişti. Uzundur merak ettiğim kitap elimdeydi ve en önemlisi de sabahın o saatinde yine şiirle buluşmuştum. Yani şiir bulmuştu beni.
Şiirin güzelliği de bu belki. Hiç beklemediğiniz zamanlarda sizi karşılaması. Bir otobüs terminaline yalnız başına ineceğini ve koca bir şehirde nasıl da kaybolmadan barınabileceğini düşünürken, bir bekleyeninin olması gibi… Ansızın bir şiirin kalbe girmesi gibi… Sen hiç bilmesen de bir özleyeninin olması gibi… Bir kadının iliklerine kadar sevilmesi gibi… Aşağıda okurken içerisinde bulunmamak üzere kaybolacağınız dizeler gibi:
“soyun çekinme çırılçıplak
çıplak olmalı deniz dediğin”
Uçakta İstanbul’a varana kadar kitabın bir kısmını okudum. Şöyle diyordu Ahmet Uysal:
“görmeyen kalmadı, yadsıma:
her gece kumsalda, göğsüne
ay ışığı sürdüğünü.”
Aşkın enine boyuna işlendiği imgenin zirve yaptığı kitaptaki şu dizelerde oldukça çarpıcı:
“beni yama iki çenek
güz yerine ipekli
iki evcikli
siyah sütyenine”
Akşam Ankara’ya dönüşte aynı kitabın heyecanıyla yolun nasıl geçtiğini anlamadım. Ahmet Uysal şiiri, okuyanının içine çekmesini ve okudukça akmasını biliyordu. Kolay okunan ancak içeriği derin dizeler toplamıydı. Zaten bir şiirin en önemli özelliği de insana çabuk geçmesi değil midir?
“dağ en geniş ve en yalnız eteğini
serdi yalnızlık avluma”
Şiirleri tamamladığımda, hala İda esintisi aralıyordu gömleğimin düğmelerini, göğsümün ateşini biraz olsun söndürmek için. Kendi kendime daha bir yalnızlaştım bende. Bir kadın kalbime serdiği eteğini toplayıp gitmişti çoktan. Acılarım sıra dağlar halini almıştı. Kendi başına ne yapamayacağını sorgulamaktaydılar.
Ben bir iskete kuşu, uçağın içinde kendimi arıyordum. Pır pır “şiirtüven” ezgileri içinde, kapalı bir mekanda açıklığıma uçuyordum.
MUSTAFA ERGİN KILIÇ
19 KASIM 2006
Sabah beşe kurduğum saatin çalmamasıyla uyanamadım. Saat altıya doğru panikle uyandığımda, 07.30’da İstanbul’a gidecek uçağa yetişmek için apar topar evden nasıl çıktığımı hatırlamıyorum. Geceden yani şiirden kalma bir halde yattığım için uyandığımda da yine yeni yazmaya koyulduğum şiire devam ediyordum. Dizeler birer şiirkuşu olmuş uçuşuyordu belleğimde.
Asansöre bindiğimde incecik bir hüzün taşıyan Nilüfer’in kavak yelleri şarkısı çalıyordu. Asansörden indiğimde her zamanki gibi asansörün karşısındaki posta kutularına gözüm ilişti. Çünkü her geçişimde posta kutusuna bakarım. Vaktimin de dar olduğunu düşünerek hızla posta kutusunu açıyordum ki yanıma hiç kitap almadan bir yolculuğa çıktığımı fark ettim. Tekrar yukarı çıkıp çıkmama kararsızlığı içerisinde posta kutusunu hızla karıştırırken, sonbahar güzelliğiyle sarılmış, sarı bir zarfı açtığımda, içerinde “şiirtüven” kitabını gördüm.
“adresini sorduğun gülü,
kim sevebilir ki dostum
iki umutsuz şairden başka!”
Önce yolculuğu kurtarmıştım. Çünkü son on yıldır çantamda kitap olmaksızın, evden dışarı adımımı atmamışımdır. Ahmet Uysal’ın İda esintili, kılcallarını aşkla beslediği “şiirtüven” imdadıma yetişmişti. Uzundur merak ettiğim kitap elimdeydi ve en önemlisi de sabahın o saatinde yine şiirle buluşmuştum. Yani şiir bulmuştu beni.
Şiirin güzelliği de bu belki. Hiç beklemediğiniz zamanlarda sizi karşılaması. Bir otobüs terminaline yalnız başına ineceğini ve koca bir şehirde nasıl da kaybolmadan barınabileceğini düşünürken, bir bekleyeninin olması gibi… Ansızın bir şiirin kalbe girmesi gibi… Sen hiç bilmesen de bir özleyeninin olması gibi… Bir kadının iliklerine kadar sevilmesi gibi… Aşağıda okurken içerisinde bulunmamak üzere kaybolacağınız dizeler gibi:
“soyun çekinme çırılçıplak
çıplak olmalı deniz dediğin”
Uçakta İstanbul’a varana kadar kitabın bir kısmını okudum. Şöyle diyordu Ahmet Uysal:
“görmeyen kalmadı, yadsıma:
her gece kumsalda, göğsüne
ay ışığı sürdüğünü.”
Aşkın enine boyuna işlendiği imgenin zirve yaptığı kitaptaki şu dizelerde oldukça çarpıcı:
“beni yama iki çenek
güz yerine ipekli
iki evcikli
siyah sütyenine”
Akşam Ankara’ya dönüşte aynı kitabın heyecanıyla yolun nasıl geçtiğini anlamadım. Ahmet Uysal şiiri, okuyanının içine çekmesini ve okudukça akmasını biliyordu. Kolay okunan ancak içeriği derin dizeler toplamıydı. Zaten bir şiirin en önemli özelliği de insana çabuk geçmesi değil midir?
“dağ en geniş ve en yalnız eteğini
serdi yalnızlık avluma”
Şiirleri tamamladığımda, hala İda esintisi aralıyordu gömleğimin düğmelerini, göğsümün ateşini biraz olsun söndürmek için. Kendi kendime daha bir yalnızlaştım bende. Bir kadın kalbime serdiği eteğini toplayıp gitmişti çoktan. Acılarım sıra dağlar halini almıştı. Kendi başına ne yapamayacağını sorgulamaktaydılar.
Ben bir iskete kuşu, uçağın içinde kendimi arıyordum. Pır pır “şiirtüven” ezgileri içinde, kapalı bir mekanda açıklığıma uçuyordum.
MUSTAFA ERGİN KILIÇ
19 KASIM 2006
10 Aralık 2010 Cuma
şiir seyrüseferinde dört kitap
İpek Yarası(1)…
Ben şurda kalırdım, şuracıkta
yazı altımdan çekmeseler
Şurda bir zakkumun dibine sererdim kilimimi
sararıp beklerdim aşk başıma
Yeter ki çekmesinler yaz'ı altından, bekler o şuracıkta, aşk başına! Nasıl güzel dizeler bunlar, bu nasıl bir dervişçe razılıktır, bu nasıl ipek gibi bir tevazudur diyesi geliyor insanın! Ama biliyoruz ki bir tek aşk'a, dostluğa, insana eğiktir aşk kesiği boynu şairin; kötüye, kalleşe, cellada değil. Bu şiirin damarında Yunus'la Dadaloğlu yan yana akar çünkü!
Ahmet Günbaş'ın son şiir kitabı "İpek Yarası"ndan söz ediyorum. Bu kitabın sayfaları arasında gezinirken neler neler çıkmaz ki karşımıza! Hınzırçiçek-cümbürçiçek baharlar, güzler… Nur topu hüzünler, düşbağı çözülen sevinçler… Bodoslamadan yaralı yürekler, selek şelâlelere giydirilen uçurum masalları… Şiirtepeler, şiirkuşlar, şiirsimitler… Özgün imgelerle yüklü, toprağı güçlü, bereketli bir şiirdir bu. Cefayı da, sefayı da aynı ölçüde bilen. Tok sesli. Yeni, çağrışımı bol, capcanlı sözcükler yaratmaktan çekinmeyen. Yakıp yakıştıran.
Bu şiirin içinde dostluk vardır, -bahane'dir setbaşında buluşmalar- (Ateşi bölüşüp dağılmıştık / Yollarda kor izleri), meydan okuma vardır (Hodri meydan! Dedim düş kasabına / Gülün sabrı buraya kadar!) ama en çok insan vardır. Üzerinde konuk olduğu her coğrafya parçası insan'la anlamlı ve değerlidir şairimiz için, insan'la güzeldir. Toplumcu damardan beslenmiştir o, gürül gürül; yaşamın içinde kaynaşıp duran hiçbir şeye ve hiçbir haksızlığa kayıtsız kalamaz ki. An gelir, ipek keskinliğinde bir silah olup çıkar elinde kalem. An gelir, coşu coşuverir de yüreği, "Bir yıldız bulsam da kaldırsam ayağa / halk hançeriyle örselenmiş şiiri!" deyiverir.
Bir yıldız bulsam da avutsam bebeleri
bir yıldız bulsam da dağıtsam annelere
bir yıldız bulsam da çıksam sabaha
Bir kez daha söylüyorum: Siz o yıldızı çoktan bulmuşsunuz sevgili Ahmet Günbaş! Işısın dursun geceden sabaha.
***
Yağmurkuşunun Türküsü(2)…
Bu yağmurkuşu şairin yüreğinde şakıyor! Bir ötücü kuş değil midir şair de, bu insan ormanında… Onun ötüşleriyle şenlenir dağlar, ormanlar ve düz ovalar… Şehirlerin sisi pusu, gönüllerin kiri şairin yürekten kopup gelen dizeleriyle arınmaz mı, şar şar!
Bülent Güldal'ın Ekim 2006 yılında İmbat Yayınevi'nden çıkan son şiir kitabı Yağmurkuşunun Türküsü'ndeki şiirler bana Ege'nin harmandalı türkülerini anımsatır, her okuyuşumda. Bir harmandalı türküsündeki gibi yiğitçe ve sakınmasızca vurur dizini şair şiirin bereketli toprağına; işte böyle:
Gül ömürler öğütülüyor ateş değirmenlerinde
acıların izini sürüyor yorgun kalabalık
aklım erdiğinden beri içindeyim bu hüznün
kabara şakırtısı, kurşun yarası, kan damlası
kuşlar geçiyor düşlerimden gökyüzü renginde
türkülerine yüz çevirip kalem kırıyor hakimler
Yukardaki açılış dizeleriyle ve ardından "Her eve bir Nâzım verelim!" ünlemesiyle başlıyor toplanmaya yağmur bulutları. Bunlar ilk işaretler! Birazdan başlayacak sağanak!
Kim haksız diyebilir şair için? Her eve bir şair versek, her evde şiir olsa ! Çok mu gerekli ha, bunca ayrıntı, bunca çanak çömlek, bunca senet sepet, bunca zincir; onların arasında şiire yer yok mu; şöyle elimizin tersiyle ittirip bütün bu pılı pırtıyı, birazcık olsun yer açsak şiire! Her evde şiir olsa; Nazımlar, Ahmed Arifler, Hasan Hüseyinler, Özdemir Asaflar okunsa, Üvercinkalar uçuşsa; bak o zaman nasıl gümrah çiçekler fışkırıyor cam içlerinden, nasıl "aşk" burcuna giriveriyor dünya, kovup karanlığı! 'Nasıl beyaza keser gibisine oluyor yedi renk'!
Ama o var ki, "ışık merdivenleri"ne izin vermeyenler var. Nice filizkıran fırtınaları, kar sızıları!
Öte yandan yağmurkuşları da var bu ülkede; yüreklerimizi ıslatan, arıtan berrak yağmurlar da var. İyi ki var! Yoksa söyleyin, "nasıl bakarız gözlerine çocuklarımızın"?
Tanrısı insan olan bu ayinde
akacağı ummanı buluyordu su
hangi pencereye konacağını kumru
"Güz kıyımının ötesinde bekleyedursun kirli ölüm", hep aşk'a, ışığa ve yaşama dönük şairin yüzü. Siz hele bir yol kulak verin yağmurkuşunun türküsüne!
***
Ertelenmiş Düşler Kitabı(3)…
Son okuduğum şiir kitapları arasında, Eskişehir'de şu anda Yazılıkaya Şiir Yaprağı'nı çıkaran değerli gazeteci ve şair Rahmi Emeç'in 1982-2004 yılları arasında yazdığı şiirleri topladığı "Ertelenmiş Düşler Kitabı" da var. Şiir kitapları bir seferde okunup bitmez zaten; yavaş yavaş okunur, tane tane okunur, dönüp dolaşıp okunur. Hatırlandıkça okunur, unuttukça okunur; bazen biri öne çıkar şiirlerden, bazen diğeri. Kitapçı raflarındaki en talihsiz türse şayet şiir, özel kütüphanelerdeki en talihli türdür bu açıdan. Bir kuşun uçuşu, aldığımız bir haber, duyduğumuz bir söz, belki bir sözcük, bir ses, bir koku, akla getirir de açar yeniden okuruz özlemle ve bazen de merhem olsun için. Bazı şiirler okudukça anlam kazanır; bazıları yaşadıkça, yaşadıklarımıza denk düştükçe. Bazen, aylar önce okuduğumuzda fark etmediğimiz, öylesine okuyup geçtiğimiz bir şiiri, hayretle ve gecikmiş bir büyülenmeyle fark ediveririz. Şair için nasıl vakti zamanı varsa bir şiirin, okur için de vardır.
Bazı şiirlerse unutkanlığa konan dinamit lokumlarıdır, sürekli anımsatır, unutmabeni çiçekleri gibi tazeler durur belleklerimizi. Bu "ertelenmiş" şiirler gibi… Ertelenmiş Düşler Kitabı sevgili Rahmi Emeç'in, "yeryüzü kardeşliğin yurdu olsun diye" imzaladığı bir kitap. Belli ki hep bu umudu duyup yaşamış, yeryüzü kardeşliğin yurdu olsun diye yazıp eylemiş bir şair Rahmi Emeç; yaşam öyküsünden, şiirlerinden süzüp çıkardığım kadarıyla. Ertelenmiş düşler… Evet, bu kitap gerçekten bir ertelenmiş düşler kitabı. Unutkanlığımıza yumuşak, kıyamadan atılmış bir tokat gibi. İşte bu yüzden gözlerimizi ve genzimizi daha çok yakıyor ya:
gençlğimin coşkuya tutulduğu mayıs
kim hırpalıyor dalındaki kirazı
urganlar geliyor, ölüler gidiyor
üç resim ekleniyor göğsümdeki afişe
Güzkırgını, hüzünle karılmış ama umudun ve direncin de alttan alta hep hissedildiği şiirler… İlk şiirler daha destansı bir hava taşıyor, bu "destansılık" son şiirlere gelindikçe azalıyor giderek. Bildiğim kadarıyla şiire uzunca bir süre ara vermiş bir şair Rahmi Emeç. Bu kitap, bu uzun süre boyunca yazılmış şiirlere ve "ertelenmiş düşler"e ödenen bir borç gibi geldi bana. Faiziyle, fazla fazla ödenmiş bir borç hem de!
bir gelinciğe durunca hayat
ateşe ve suya dönüktür insanın kalbi
ya söner umutları, ya da yanar
bir ömür boyu
Şairin bu şiirlerdeki dize ustalığı ve duyarlı kalemi, izleyebildiklerimden yola çıkarak diyebilirim ki, yeni şiirlerinde de güçlenerek sürmekte!
***
Acının Gümüşü(4)…
işte sen de anladın sonunda bunu
yaşam ki şiirle sonsuzdur
Sevgili Ahmet Uysal'ın Bilgi Yayınları'ndan 1999 yılında çıkmış, 'çocuklar için yazdıklarının dışında' üçüncü şiir kitabı var elimde birkaç gündür. Yine semâya durmuş mevlevi gibi döne döne okuyorum. A. Uysal bence Cahit Külebi gibi, 1998 yılında Uzak Yazlarda'yla adına konan ödülü kazandığı Ceyhun Atuf Kansu gibi şiirimizdeki yerleri tartışılmaz, Türkçe şiirin temellerini atmış ozanların soyundan geliyor. Yaşanan coğrafyadan beslenen yoğun bir lirizm, ülke, doğa ve insan sevgisi, ılık ve yumuşak imgelerle yüklü güzelim dizeler…
Kitabın sonuna üç yazı eklenmiş. Fahrettin Koyuncu'nun onun "Bursa'da Sisli Bir Sabah" şiirini incelediği bir yazı ve kendisiyle yapılmış iki söyleşi. M. Mahzun Doğan'la yaptığı söyleşinin bir yerinde bakın ne diyor Ahmet Uysal:
"Günümüz şiiri birkaç kanaldan akışını sürdürüyor. Şairler arasında estetik farklılaşmalar var. Tabii ben de bu kanallardan birinden akıyorum. Ama, benim aktığım kanal öyle sanıyorum ki, yaşananlara daha yakın. İnsan sıcaklığına daha yakın.
Öteki kanallardan akan şairler, şiirimizi zenginleştiriyor, geliştiriyorlar. Onlara öyle kesinkes karşı değilim. Ancak aynı şiirin çoğaltılmasına karşıyım. Şairler kendi sesini bulmak zorundadır. Bu da şiirimizi, dünya şiirini tanımakla, bir süzgeçten geçirmekle, yeni sentezlere varmakla olanaklıdır."
Ben bu, acı'nın gümüşü üzerine nakış gibi işlenmiş,"gizlisi saklısı olmayan", "güzaltı"nda yazıldığı âşikar, kuru ot ve orman yolu kokan ve hep bir tılsımın demini çeken ince savat işi şiirleri çok sevdim. İşte onlardan biri:
temmuz bulutu
bu yaz da çok ağrıdı kalbim
biraz daha yaklaştı o ıssız orman uğultusu
halbuki benim yaz ırmağına değen
kiraz dalından farkım yoktu
ellerim oğul otuydu
gözlerim erguvan moru
dudağım kapari çiçeğine sarılan
temmuz bulutuydu
ah kalbim bütün bunları
nasıl da unuttu
(Ahmet Uysal / Acının Gümüşü)
(1) İpek Yarası, Ahmet GÜNBAŞ, İmbat Yayınevi, Ekim 2006
(2) Yağmurkuşunun Türküsü, Bülent GÜLDAL, İmbat Yayınevi, Ekim 2006
(3) Ertelenmiş Düşler Kitabı, Rahmi EMEÇ, ATM Yayınevi, Eylül 2005
(4) Acının Gümüşü, Ahmet UYSAL, Bilgi Yayınevi, Ekim 1999
Perihan BAYKAL
Onaltıkırkbeş, Sayı:19
Ben şurda kalırdım, şuracıkta
yazı altımdan çekmeseler
Şurda bir zakkumun dibine sererdim kilimimi
sararıp beklerdim aşk başıma
Yeter ki çekmesinler yaz'ı altından, bekler o şuracıkta, aşk başına! Nasıl güzel dizeler bunlar, bu nasıl bir dervişçe razılıktır, bu nasıl ipek gibi bir tevazudur diyesi geliyor insanın! Ama biliyoruz ki bir tek aşk'a, dostluğa, insana eğiktir aşk kesiği boynu şairin; kötüye, kalleşe, cellada değil. Bu şiirin damarında Yunus'la Dadaloğlu yan yana akar çünkü!
Ahmet Günbaş'ın son şiir kitabı "İpek Yarası"ndan söz ediyorum. Bu kitabın sayfaları arasında gezinirken neler neler çıkmaz ki karşımıza! Hınzırçiçek-cümbürçiçek baharlar, güzler… Nur topu hüzünler, düşbağı çözülen sevinçler… Bodoslamadan yaralı yürekler, selek şelâlelere giydirilen uçurum masalları… Şiirtepeler, şiirkuşlar, şiirsimitler… Özgün imgelerle yüklü, toprağı güçlü, bereketli bir şiirdir bu. Cefayı da, sefayı da aynı ölçüde bilen. Tok sesli. Yeni, çağrışımı bol, capcanlı sözcükler yaratmaktan çekinmeyen. Yakıp yakıştıran.
Bu şiirin içinde dostluk vardır, -bahane'dir setbaşında buluşmalar- (Ateşi bölüşüp dağılmıştık / Yollarda kor izleri), meydan okuma vardır (Hodri meydan! Dedim düş kasabına / Gülün sabrı buraya kadar!) ama en çok insan vardır. Üzerinde konuk olduğu her coğrafya parçası insan'la anlamlı ve değerlidir şairimiz için, insan'la güzeldir. Toplumcu damardan beslenmiştir o, gürül gürül; yaşamın içinde kaynaşıp duran hiçbir şeye ve hiçbir haksızlığa kayıtsız kalamaz ki. An gelir, ipek keskinliğinde bir silah olup çıkar elinde kalem. An gelir, coşu coşuverir de yüreği, "Bir yıldız bulsam da kaldırsam ayağa / halk hançeriyle örselenmiş şiiri!" deyiverir.
Bir yıldız bulsam da avutsam bebeleri
bir yıldız bulsam da dağıtsam annelere
bir yıldız bulsam da çıksam sabaha
Bir kez daha söylüyorum: Siz o yıldızı çoktan bulmuşsunuz sevgili Ahmet Günbaş! Işısın dursun geceden sabaha.
***
Yağmurkuşunun Türküsü(2)…
Bu yağmurkuşu şairin yüreğinde şakıyor! Bir ötücü kuş değil midir şair de, bu insan ormanında… Onun ötüşleriyle şenlenir dağlar, ormanlar ve düz ovalar… Şehirlerin sisi pusu, gönüllerin kiri şairin yürekten kopup gelen dizeleriyle arınmaz mı, şar şar!
Bülent Güldal'ın Ekim 2006 yılında İmbat Yayınevi'nden çıkan son şiir kitabı Yağmurkuşunun Türküsü'ndeki şiirler bana Ege'nin harmandalı türkülerini anımsatır, her okuyuşumda. Bir harmandalı türküsündeki gibi yiğitçe ve sakınmasızca vurur dizini şair şiirin bereketli toprağına; işte böyle:
Gül ömürler öğütülüyor ateş değirmenlerinde
acıların izini sürüyor yorgun kalabalık
aklım erdiğinden beri içindeyim bu hüznün
kabara şakırtısı, kurşun yarası, kan damlası
kuşlar geçiyor düşlerimden gökyüzü renginde
türkülerine yüz çevirip kalem kırıyor hakimler
Yukardaki açılış dizeleriyle ve ardından "Her eve bir Nâzım verelim!" ünlemesiyle başlıyor toplanmaya yağmur bulutları. Bunlar ilk işaretler! Birazdan başlayacak sağanak!
Kim haksız diyebilir şair için? Her eve bir şair versek, her evde şiir olsa ! Çok mu gerekli ha, bunca ayrıntı, bunca çanak çömlek, bunca senet sepet, bunca zincir; onların arasında şiire yer yok mu; şöyle elimizin tersiyle ittirip bütün bu pılı pırtıyı, birazcık olsun yer açsak şiire! Her evde şiir olsa; Nazımlar, Ahmed Arifler, Hasan Hüseyinler, Özdemir Asaflar okunsa, Üvercinkalar uçuşsa; bak o zaman nasıl gümrah çiçekler fışkırıyor cam içlerinden, nasıl "aşk" burcuna giriveriyor dünya, kovup karanlığı! 'Nasıl beyaza keser gibisine oluyor yedi renk'!
Ama o var ki, "ışık merdivenleri"ne izin vermeyenler var. Nice filizkıran fırtınaları, kar sızıları!
Öte yandan yağmurkuşları da var bu ülkede; yüreklerimizi ıslatan, arıtan berrak yağmurlar da var. İyi ki var! Yoksa söyleyin, "nasıl bakarız gözlerine çocuklarımızın"?
Tanrısı insan olan bu ayinde
akacağı ummanı buluyordu su
hangi pencereye konacağını kumru
"Güz kıyımının ötesinde bekleyedursun kirli ölüm", hep aşk'a, ışığa ve yaşama dönük şairin yüzü. Siz hele bir yol kulak verin yağmurkuşunun türküsüne!
***
Ertelenmiş Düşler Kitabı(3)…
Son okuduğum şiir kitapları arasında, Eskişehir'de şu anda Yazılıkaya Şiir Yaprağı'nı çıkaran değerli gazeteci ve şair Rahmi Emeç'in 1982-2004 yılları arasında yazdığı şiirleri topladığı "Ertelenmiş Düşler Kitabı" da var. Şiir kitapları bir seferde okunup bitmez zaten; yavaş yavaş okunur, tane tane okunur, dönüp dolaşıp okunur. Hatırlandıkça okunur, unuttukça okunur; bazen biri öne çıkar şiirlerden, bazen diğeri. Kitapçı raflarındaki en talihsiz türse şayet şiir, özel kütüphanelerdeki en talihli türdür bu açıdan. Bir kuşun uçuşu, aldığımız bir haber, duyduğumuz bir söz, belki bir sözcük, bir ses, bir koku, akla getirir de açar yeniden okuruz özlemle ve bazen de merhem olsun için. Bazı şiirler okudukça anlam kazanır; bazıları yaşadıkça, yaşadıklarımıza denk düştükçe. Bazen, aylar önce okuduğumuzda fark etmediğimiz, öylesine okuyup geçtiğimiz bir şiiri, hayretle ve gecikmiş bir büyülenmeyle fark ediveririz. Şair için nasıl vakti zamanı varsa bir şiirin, okur için de vardır.
Bazı şiirlerse unutkanlığa konan dinamit lokumlarıdır, sürekli anımsatır, unutmabeni çiçekleri gibi tazeler durur belleklerimizi. Bu "ertelenmiş" şiirler gibi… Ertelenmiş Düşler Kitabı sevgili Rahmi Emeç'in, "yeryüzü kardeşliğin yurdu olsun diye" imzaladığı bir kitap. Belli ki hep bu umudu duyup yaşamış, yeryüzü kardeşliğin yurdu olsun diye yazıp eylemiş bir şair Rahmi Emeç; yaşam öyküsünden, şiirlerinden süzüp çıkardığım kadarıyla. Ertelenmiş düşler… Evet, bu kitap gerçekten bir ertelenmiş düşler kitabı. Unutkanlığımıza yumuşak, kıyamadan atılmış bir tokat gibi. İşte bu yüzden gözlerimizi ve genzimizi daha çok yakıyor ya:
gençlğimin coşkuya tutulduğu mayıs
kim hırpalıyor dalındaki kirazı
urganlar geliyor, ölüler gidiyor
üç resim ekleniyor göğsümdeki afişe
Güzkırgını, hüzünle karılmış ama umudun ve direncin de alttan alta hep hissedildiği şiirler… İlk şiirler daha destansı bir hava taşıyor, bu "destansılık" son şiirlere gelindikçe azalıyor giderek. Bildiğim kadarıyla şiire uzunca bir süre ara vermiş bir şair Rahmi Emeç. Bu kitap, bu uzun süre boyunca yazılmış şiirlere ve "ertelenmiş düşler"e ödenen bir borç gibi geldi bana. Faiziyle, fazla fazla ödenmiş bir borç hem de!
bir gelinciğe durunca hayat
ateşe ve suya dönüktür insanın kalbi
ya söner umutları, ya da yanar
bir ömür boyu
Şairin bu şiirlerdeki dize ustalığı ve duyarlı kalemi, izleyebildiklerimden yola çıkarak diyebilirim ki, yeni şiirlerinde de güçlenerek sürmekte!
***
Acının Gümüşü(4)…
işte sen de anladın sonunda bunu
yaşam ki şiirle sonsuzdur
Sevgili Ahmet Uysal'ın Bilgi Yayınları'ndan 1999 yılında çıkmış, 'çocuklar için yazdıklarının dışında' üçüncü şiir kitabı var elimde birkaç gündür. Yine semâya durmuş mevlevi gibi döne döne okuyorum. A. Uysal bence Cahit Külebi gibi, 1998 yılında Uzak Yazlarda'yla adına konan ödülü kazandığı Ceyhun Atuf Kansu gibi şiirimizdeki yerleri tartışılmaz, Türkçe şiirin temellerini atmış ozanların soyundan geliyor. Yaşanan coğrafyadan beslenen yoğun bir lirizm, ülke, doğa ve insan sevgisi, ılık ve yumuşak imgelerle yüklü güzelim dizeler…
Kitabın sonuna üç yazı eklenmiş. Fahrettin Koyuncu'nun onun "Bursa'da Sisli Bir Sabah" şiirini incelediği bir yazı ve kendisiyle yapılmış iki söyleşi. M. Mahzun Doğan'la yaptığı söyleşinin bir yerinde bakın ne diyor Ahmet Uysal:
"Günümüz şiiri birkaç kanaldan akışını sürdürüyor. Şairler arasında estetik farklılaşmalar var. Tabii ben de bu kanallardan birinden akıyorum. Ama, benim aktığım kanal öyle sanıyorum ki, yaşananlara daha yakın. İnsan sıcaklığına daha yakın.
Öteki kanallardan akan şairler, şiirimizi zenginleştiriyor, geliştiriyorlar. Onlara öyle kesinkes karşı değilim. Ancak aynı şiirin çoğaltılmasına karşıyım. Şairler kendi sesini bulmak zorundadır. Bu da şiirimizi, dünya şiirini tanımakla, bir süzgeçten geçirmekle, yeni sentezlere varmakla olanaklıdır."
Ben bu, acı'nın gümüşü üzerine nakış gibi işlenmiş,"gizlisi saklısı olmayan", "güzaltı"nda yazıldığı âşikar, kuru ot ve orman yolu kokan ve hep bir tılsımın demini çeken ince savat işi şiirleri çok sevdim. İşte onlardan biri:
temmuz bulutu
bu yaz da çok ağrıdı kalbim
biraz daha yaklaştı o ıssız orman uğultusu
halbuki benim yaz ırmağına değen
kiraz dalından farkım yoktu
ellerim oğul otuydu
gözlerim erguvan moru
dudağım kapari çiçeğine sarılan
temmuz bulutuydu
ah kalbim bütün bunları
nasıl da unuttu
(Ahmet Uysal / Acının Gümüşü)
(1) İpek Yarası, Ahmet GÜNBAŞ, İmbat Yayınevi, Ekim 2006
(2) Yağmurkuşunun Türküsü, Bülent GÜLDAL, İmbat Yayınevi, Ekim 2006
(3) Ertelenmiş Düşler Kitabı, Rahmi EMEÇ, ATM Yayınevi, Eylül 2005
(4) Acının Gümüşü, Ahmet UYSAL, Bilgi Yayınevi, Ekim 1999
Perihan BAYKAL
Onaltıkırkbeş, Sayı:19
1 Aralık 2010 Çarşamba
rüzgâr yolu
hani olur da yaz sonları gelirseniz
aylı gecelerde kuşların uçtuğu
rüzgâr yolunu bulmalısınız önce,
kuğuların son sesini kumsalda.
ırmağın üzerinde lavanta dalları,
sürükleniyorsa ege’ye doğru;
işte orada bir köprüye sormalısınız
elinden gül düşüren ozanın izini…
yalın idiller serpiştirilmiştir, dikkat
sözcüklere basmadan geçmelisiniz,
gelişiniz veda öpüşleri içinse eğer
omzunuza yusufçuklar konar.
benimle birlikte eskiyen taşlara
değecektir ayağınız, bakarsınız
dudağınızı böğürtlen dikeni çizer,
mavi çiçekli otlar takılır yakanıza.
‘sakın ola!’ ardınıza dönüp bakmayın,
ağaç kabuğu olursunuz yosunlu!
ahmet uysal/kasım 2010
aylı gecelerde kuşların uçtuğu
rüzgâr yolunu bulmalısınız önce,
kuğuların son sesini kumsalda.
ırmağın üzerinde lavanta dalları,
sürükleniyorsa ege’ye doğru;
işte orada bir köprüye sormalısınız
elinden gül düşüren ozanın izini…
yalın idiller serpiştirilmiştir, dikkat
sözcüklere basmadan geçmelisiniz,
gelişiniz veda öpüşleri içinse eğer
omzunuza yusufçuklar konar.
benimle birlikte eskiyen taşlara
değecektir ayağınız, bakarsınız
dudağınızı böğürtlen dikeni çizer,
mavi çiçekli otlar takılır yakanıza.
‘sakın ola!’ ardınıza dönüp bakmayın,
ağaç kabuğu olursunuz yosunlu!
ahmet uysal/kasım 2010
16 Kasım 2010 Salı
rüya
rüyamda
troya’dan istanbul’a gidiyormuşum
yanım sıra evreşe yolları:
deli rüzgârlar altında iki dört nöbetini
tutuyormuşum şiirin
üstelik bir de balkan yağmuruna
tutulmuşum salkım/sıklam
idalı yaz ırmağı yatağını değiştirmiş
arkamdan geliyormuş
homeros’un kör oğluymuşum işte
gözlerinde kum ağzında çakıllar…
troya’dan istanbul’a gidiyormuşum
yanım sıra evreşe yolları:
deli rüzgârlar altında iki dört nöbetini
tutuyormuşum şiirin
üstelik bir de balkan yağmuruna
tutulmuşum salkım/sıklam
idalı yaz ırmağı yatağını değiştirmiş
arkamdan geliyormuş
homeros’un kör oğluymuşum işte
gözlerinde kum ağzında çakıllar…
10 Kasım 2010 Çarşamba
22 Ekim 2010 Cuma
taş ustasının ebruli günlükleri
PERİHAN BAYKAL
TAŞ USTASININ EBRU’li GÜNLÜKLERİ*
sabah kızıllığına karışayım
yosunlu taş sunaklarda;
kendi putumu taşıyayım,
boynumda gümüşü parıldasın
yaşamış olmanın aşkı…**
Ne görkemli bir sanattır ebru! Ne güzeldir, doğanın bağrındaki o gizil ve gizemli kudret! Sonsuzca çeşitlenmek, dalgalanmak, hârelenmek; her damlada yeni biçimler almak. Durmaksızın devinen doğa gibi, elementleri sınırlı ama büründüğü formlar sonsuz. Ebru! Çokça ustalık ama ille rastlantı. Şiir nasıl planlı programlı bir şey değilse, kalemi eline almadan önce, belli belirsiz, tıpkı bir nemf gibi uçucu imgelerin dışında, bilmiyorsa şair ortaya çıkacak sonucu; ebru ustası da bilmez, yapıp bitirmeden, nasıl bir renk cümbüşünün çıkacağını ortaya. O güzel şaşkınlık, yazan-yapan kendi değilmişçe, o hayran bakış! Olmazsa olmazı, büyülü çekiciliği şiirin ve ebrunun.
Ve işte Eylül Ebruları! Şair de tıpkı bir ebru ustası gibi, kaleminin ucundan renkler damlatmış, damıtırca, şiirin o her dem ılık döl suyuna ve bu güzelim lirikler doğmuş, yaprak yaprak. Her bir damarında yaşamın özsuyunun nefes alıp verdiği.
Hep derim: Ahmet Uysal şiirinin bir coğrafyası vardır. Dün’ü ve yarın’ı bağrında bütünleştiren, yekvücut kılan; hep ‘an’ı yaşayan, zamansız bir coğrafya. Hissedersiniz, dışa dönüktür, hep dışarıdan bir yerlerden eser şiirinin rüzgârı. Ege kokar, zeytin kokar, defne yaprağı ve kekik kokar onun şiirleri. “Yaşadığı yere benzer.” Okurken hep bir su tadı dilinizde, aroması bazen deniz tuzu, bazen yalbırdayan köpüğü “sutüven”in. Açıktır, dupduru bir aynaya bakar gibi bakarsınız onun imgelerine. Hep hayata ve insana dönüktür yüzü. Kendiliğinden ve sentetiklikten tümüyle uzak.
Rilke “iyi şiir, okurken kalp atışlarınızı hızlandıran ya da yavaşlatan şiirdir” der. Ahmet Uysal şiirlerini okurken, kıyısı söğütlü, dibindeki ipil ipil, rengarenk çakılları görünen bir su başında durmuşsunuz da, suyun o şırıl şırıl akan sesini dinliyormuş gibi olursunuz ve yavaşlar kalp atışlarınız. Öfkesiz ve dingin. İrkiltip şaşırtmaz sizi. Sevdiği sözcükler vardır. Alır o sözcükleri, dilinde bir damak ustası gibi zevkle gezdirir; okşar; dalından koparmaya kıyamadan koklar gibi bir çiçeği. Uzaklıkları sever. Doğanın cömertçe sunduğu, insanoğlunun kıyasıya harcadığı güzelliklere o şefkatle ve saygıyla dokunur. İncecik selamlar gibi sevilen bir yolcuyu, bir sepet yolluk sunar gibi; üzümlü, incirli, çökelekli.
Tanrıları, ama en çok tanrıçaları vardır. “Ege kumsalında parıldayan” çakıltaşlarına benzer dostları, dostlukları. Onlara yazar şiirlerini, onlardan feyz alır. Şiirin sofrasına hiç yalnız oturmaz, ille omuzbaşında bir sıcak nefes olsun ister; paylaşmayı sever. Bütün mevsimlere, yılın on iki çeneğine de uygun sözceleri vardır, ayırmadan ve incelikle sever hepsini ama ille güz! En çok güz’e, o “şarabi eşkıya”ya yazar güzellemelerini. Yaz ırmaklarının düştüğünde debisi, şarabi güz dostluklarına usulca aralar kapısını. “Ev yapımı şarapla kalamar” hep yamacında. “Sözcükler alır, sözcükler verir.”
Aşk vardır şiirlerinde. Naif ve eflatuni. Yazması oyalı türküler, sevgiliye “siz” diye seslenen şarkılar çalan bir radyo, işler durur yanıbaşınızda bu şiirleri okurken. Uyaklarında ve koyaklarında bindallı dağ etekleri, büyülü uzaklıklar. Bir bakarsınız dağ olur o erişilmez sevgili, bir bakarsınız nehir; bir şiirinde çalı/yaz/kuşu, bir diğerinde güz patikası. Doğa nerde biter, sevgili nerde başlar, belirsiz. Panteist bir coşkuyla, bir bahar ayini edasıyla yazar çoğu kez. Aşk ki bencillikle bağdaşmayan duyguların başında gelir, yücelten, aşkınlaştıran, hatta ki ondadır bayrak; bilinir. Tutmaz avcunda çırpınan kuşu, savurur göğe masmavi ve yine sarınır ipek bürümcüğüne kelebek kozasının, yeni bir şiire değin. Bilir çün: Şiir bir “kızılca halvet çilehanesi”dir.
Yalın şiirin, az sözcükle çok şey söylemenin ustasıdır ya, Homeros’un yaşadığı topraklarda yaşıyor olmasından mıdır, kokladığı kadim havadan mıdır nedir bilinmez; göreceksiniz Eylül Ebruları’nı okurken; “ırmak şiir”e, destansı bir söyleyişe de alabildiğine yakındır kalemi. Taş Ustası’nın günlüğüyle savrulurken öte zamanlara, zamansızlıklara, derinden derine hissedersiniz: Vakitsiz gelmiş, taşın-çiçeğin, kuşun-kurdun kardeş olduğu kadim zamanları, o altın çağları özler gibidir.
“Dünya güzeldir ama bir şairin gözüyle daha da güzeldir” demiş Goethe. Eylül Ebruları’nı, bu, suyun iki yakası arasına zeytin dallarından köprüler döşeyen, doğa denli yalın şiirleri okuyun ve dünyanız daha da güzelleşsin. Aşkların erişilmez güzelliğinden bir gül, usulca değsin yanağınıza.
Kuşların ayak izine
Basarak bulunur orada,
Şairin son adresi.***
Şiir ola!
*Eylül Ebruları, Ahmet Uysal, Mühür Kitaplığı
** Aşkın Gümüşü, Eylül Ebruları, S.35
***Şairin Son Adresi, Eylül Ebruları, S.71
(Şehir, Mart 2010)
TAŞ USTASININ EBRU’li GÜNLÜKLERİ*
sabah kızıllığına karışayım
yosunlu taş sunaklarda;
kendi putumu taşıyayım,
boynumda gümüşü parıldasın
yaşamış olmanın aşkı…**
Ne görkemli bir sanattır ebru! Ne güzeldir, doğanın bağrındaki o gizil ve gizemli kudret! Sonsuzca çeşitlenmek, dalgalanmak, hârelenmek; her damlada yeni biçimler almak. Durmaksızın devinen doğa gibi, elementleri sınırlı ama büründüğü formlar sonsuz. Ebru! Çokça ustalık ama ille rastlantı. Şiir nasıl planlı programlı bir şey değilse, kalemi eline almadan önce, belli belirsiz, tıpkı bir nemf gibi uçucu imgelerin dışında, bilmiyorsa şair ortaya çıkacak sonucu; ebru ustası da bilmez, yapıp bitirmeden, nasıl bir renk cümbüşünün çıkacağını ortaya. O güzel şaşkınlık, yazan-yapan kendi değilmişçe, o hayran bakış! Olmazsa olmazı, büyülü çekiciliği şiirin ve ebrunun.
Ve işte Eylül Ebruları! Şair de tıpkı bir ebru ustası gibi, kaleminin ucundan renkler damlatmış, damıtırca, şiirin o her dem ılık döl suyuna ve bu güzelim lirikler doğmuş, yaprak yaprak. Her bir damarında yaşamın özsuyunun nefes alıp verdiği.
Hep derim: Ahmet Uysal şiirinin bir coğrafyası vardır. Dün’ü ve yarın’ı bağrında bütünleştiren, yekvücut kılan; hep ‘an’ı yaşayan, zamansız bir coğrafya. Hissedersiniz, dışa dönüktür, hep dışarıdan bir yerlerden eser şiirinin rüzgârı. Ege kokar, zeytin kokar, defne yaprağı ve kekik kokar onun şiirleri. “Yaşadığı yere benzer.” Okurken hep bir su tadı dilinizde, aroması bazen deniz tuzu, bazen yalbırdayan köpüğü “sutüven”in. Açıktır, dupduru bir aynaya bakar gibi bakarsınız onun imgelerine. Hep hayata ve insana dönüktür yüzü. Kendiliğinden ve sentetiklikten tümüyle uzak.
Rilke “iyi şiir, okurken kalp atışlarınızı hızlandıran ya da yavaşlatan şiirdir” der. Ahmet Uysal şiirlerini okurken, kıyısı söğütlü, dibindeki ipil ipil, rengarenk çakılları görünen bir su başında durmuşsunuz da, suyun o şırıl şırıl akan sesini dinliyormuş gibi olursunuz ve yavaşlar kalp atışlarınız. Öfkesiz ve dingin. İrkiltip şaşırtmaz sizi. Sevdiği sözcükler vardır. Alır o sözcükleri, dilinde bir damak ustası gibi zevkle gezdirir; okşar; dalından koparmaya kıyamadan koklar gibi bir çiçeği. Uzaklıkları sever. Doğanın cömertçe sunduğu, insanoğlunun kıyasıya harcadığı güzelliklere o şefkatle ve saygıyla dokunur. İncecik selamlar gibi sevilen bir yolcuyu, bir sepet yolluk sunar gibi; üzümlü, incirli, çökelekli.
Tanrıları, ama en çok tanrıçaları vardır. “Ege kumsalında parıldayan” çakıltaşlarına benzer dostları, dostlukları. Onlara yazar şiirlerini, onlardan feyz alır. Şiirin sofrasına hiç yalnız oturmaz, ille omuzbaşında bir sıcak nefes olsun ister; paylaşmayı sever. Bütün mevsimlere, yılın on iki çeneğine de uygun sözceleri vardır, ayırmadan ve incelikle sever hepsini ama ille güz! En çok güz’e, o “şarabi eşkıya”ya yazar güzellemelerini. Yaz ırmaklarının düştüğünde debisi, şarabi güz dostluklarına usulca aralar kapısını. “Ev yapımı şarapla kalamar” hep yamacında. “Sözcükler alır, sözcükler verir.”
Aşk vardır şiirlerinde. Naif ve eflatuni. Yazması oyalı türküler, sevgiliye “siz” diye seslenen şarkılar çalan bir radyo, işler durur yanıbaşınızda bu şiirleri okurken. Uyaklarında ve koyaklarında bindallı dağ etekleri, büyülü uzaklıklar. Bir bakarsınız dağ olur o erişilmez sevgili, bir bakarsınız nehir; bir şiirinde çalı/yaz/kuşu, bir diğerinde güz patikası. Doğa nerde biter, sevgili nerde başlar, belirsiz. Panteist bir coşkuyla, bir bahar ayini edasıyla yazar çoğu kez. Aşk ki bencillikle bağdaşmayan duyguların başında gelir, yücelten, aşkınlaştıran, hatta ki ondadır bayrak; bilinir. Tutmaz avcunda çırpınan kuşu, savurur göğe masmavi ve yine sarınır ipek bürümcüğüne kelebek kozasının, yeni bir şiire değin. Bilir çün: Şiir bir “kızılca halvet çilehanesi”dir.
Yalın şiirin, az sözcükle çok şey söylemenin ustasıdır ya, Homeros’un yaşadığı topraklarda yaşıyor olmasından mıdır, kokladığı kadim havadan mıdır nedir bilinmez; göreceksiniz Eylül Ebruları’nı okurken; “ırmak şiir”e, destansı bir söyleyişe de alabildiğine yakındır kalemi. Taş Ustası’nın günlüğüyle savrulurken öte zamanlara, zamansızlıklara, derinden derine hissedersiniz: Vakitsiz gelmiş, taşın-çiçeğin, kuşun-kurdun kardeş olduğu kadim zamanları, o altın çağları özler gibidir.
“Dünya güzeldir ama bir şairin gözüyle daha da güzeldir” demiş Goethe. Eylül Ebruları’nı, bu, suyun iki yakası arasına zeytin dallarından köprüler döşeyen, doğa denli yalın şiirleri okuyun ve dünyanız daha da güzelleşsin. Aşkların erişilmez güzelliğinden bir gül, usulca değsin yanağınıza.
Kuşların ayak izine
Basarak bulunur orada,
Şairin son adresi.***
Şiir ola!
*Eylül Ebruları, Ahmet Uysal, Mühür Kitaplığı
** Aşkın Gümüşü, Eylül Ebruları, S.35
***Şairin Son Adresi, Eylül Ebruları, S.71
(Şehir, Mart 2010)
18 Ekim 2010 Pazartesi
HADE BE İDA
bunca güvendiğim troya rüzgârı
neylersin bir gecede kırıştırdı yüzümü
aynı yaşa geldik bahçemdeki
homeros’tan kalma zeytin ağacıyla
ben ki aşka güvenirdim doğrusu
kalbime büyülü sözler pompalayan :
her sabah yeni bir şiirle uyanırdım
içimde ılık kumsallar uzanırdı
yaz ırmağına güvenirdim dahası
onun harika mavi çakıllarına
her gün kırk şiir yazardım tutkulu
hayıtların arasında hayallerimle
gerçeği söylersem ey sevgili ida
en çok otlarına güvenirdim senin
sendin ömrümün söylenceler sunağı
tanrımdın, kuşların olurdu benimle:
hade be ida, sen de beni korumadın!
ahmet uysal/18 ekim 2010
bunca güvendiğim troya rüzgârı
neylersin bir gecede kırıştırdı yüzümü
aynı yaşa geldik bahçemdeki
homeros’tan kalma zeytin ağacıyla
ben ki aşka güvenirdim doğrusu
kalbime büyülü sözler pompalayan :
her sabah yeni bir şiirle uyanırdım
içimde ılık kumsallar uzanırdı
yaz ırmağına güvenirdim dahası
onun harika mavi çakıllarına
her gün kırk şiir yazardım tutkulu
hayıtların arasında hayallerimle
gerçeği söylersem ey sevgili ida
en çok otlarına güvenirdim senin
sendin ömrümün söylenceler sunağı
tanrımdın, kuşların olurdu benimle:
hade be ida, sen de beni korumadın!
ahmet uysal/18 ekim 2010
17 Ekim 2010 Pazar
eylülde söylenen şiirler
AŞK YOKSA
şiir bedenle söylense de
şairin ruhudur onu yazan
karanlık çağların başlangıcıdır
kuşkusuz iki kalbin birlikte kararması
okşamak geçmiyorsa içinizden
bir sokak kedisini, eyvah derim
sözgelimi güllere yağan yağmur
ıslatmıyorsa dudağınızı:
şiir asla geri dönmeyecektir!
EYLÜL RÜZGÂRI
eylülü de sürükler bu rüzgâr:
nasıl bulunur bilinmese de
ham ipeğin ucu; kırgın bir kalp için
upuzun bürümcükler örmeli
masal ülkesinden
belki ılık bir sözcük
unutulmuştur kapı arkasında
mavi şehirler arasına okyanuslar girebilir
ama kıyıda bir denizyıldızı
bırakarak!
GÜZ İÇİN ÜÇLÜKLER
güz dediğiniz uzak
kadınlarla gelir; dudakları,
sağanak yağmurludur.
*
şiirin gizli bahçesi bozulursa,
güz ortasında olsun
derim şairin ölümü.
*
eski güzlere de bakmalı
eskide kalan yeni için;
siz keder mi diyorsunuz buna!
*
şiirime son nokta konulduğunda
‘balkanlar üzerinden gelen
güz yağmurunda’ arayın beni!
ahmet uysal/
şiir bedenle söylense de
şairin ruhudur onu yazan
karanlık çağların başlangıcıdır
kuşkusuz iki kalbin birlikte kararması
okşamak geçmiyorsa içinizden
bir sokak kedisini, eyvah derim
sözgelimi güllere yağan yağmur
ıslatmıyorsa dudağınızı:
şiir asla geri dönmeyecektir!
EYLÜL RÜZGÂRI
eylülü de sürükler bu rüzgâr:
nasıl bulunur bilinmese de
ham ipeğin ucu; kırgın bir kalp için
upuzun bürümcükler örmeli
masal ülkesinden
belki ılık bir sözcük
unutulmuştur kapı arkasında
mavi şehirler arasına okyanuslar girebilir
ama kıyıda bir denizyıldızı
bırakarak!
GÜZ İÇİN ÜÇLÜKLER
güz dediğiniz uzak
kadınlarla gelir; dudakları,
sağanak yağmurludur.
*
şiirin gizli bahçesi bozulursa,
güz ortasında olsun
derim şairin ölümü.
*
eski güzlere de bakmalı
eskide kalan yeni için;
siz keder mi diyorsunuz buna!
*
şiirime son nokta konulduğunda
‘balkanlar üzerinden gelen
güz yağmurunda’ arayın beni!
ahmet uysal/
14 Ekim 2010 Perşembe
eksiltili günler
EKSİLTİLİ GÜNLER
'şimdi nasıl koysam yerine
kırılan dalı örselenen çiçeği'
a.u
eksiltili günlere dipnot
düşüyor isketenin güz dönüşü
ak zakkumlu troya toprağı
son söylencemizi kutsuyor
çok eski ayazmalarda
hüzünlü sözcükler yerine
suskunluğu örtünüyoruz
avucumuza üç damla su
bırakıyor sonsuzu sürükleyen gece
rüzgârın izinden yürüyoruz
dokun bana dokun unutulmasın
geçip gidişimiz bir köpükten
zamanın kendini yok saydığı
ırmağın öte kıyısı sarabilir ancak
kanayan yanını yenilgilerin
solgun gelincikler bir daha
hangi yazlarda uzanır gökyüzüne
hangi ıssızlığın kıyısına tutunur
elimizden kayan o güzel çocuklar
ayrı kaldıkça yaklaşıyor bize
yüzü belirsiz yansımalar dinle sesini
örselenmiş bedenimizle ekleniyor
toprağını arayan o kırık dal!
30.08.2010/zeus altarı
ahmet uysal
'şimdi nasıl koysam yerine
kırılan dalı örselenen çiçeği'
a.u
eksiltili günlere dipnot
düşüyor isketenin güz dönüşü
ak zakkumlu troya toprağı
son söylencemizi kutsuyor
çok eski ayazmalarda
hüzünlü sözcükler yerine
suskunluğu örtünüyoruz
avucumuza üç damla su
bırakıyor sonsuzu sürükleyen gece
rüzgârın izinden yürüyoruz
dokun bana dokun unutulmasın
geçip gidişimiz bir köpükten
zamanın kendini yok saydığı
ırmağın öte kıyısı sarabilir ancak
kanayan yanını yenilgilerin
solgun gelincikler bir daha
hangi yazlarda uzanır gökyüzüne
hangi ıssızlığın kıyısına tutunur
elimizden kayan o güzel çocuklar
ayrı kaldıkça yaklaşıyor bize
yüzü belirsiz yansımalar dinle sesini
örselenmiş bedenimizle ekleniyor
toprağını arayan o kırık dal!
30.08.2010/zeus altarı
ahmet uysal
9 Ekim 2010 Cumartesi
sunaklar
SUSMALAR SUNAĞINDA
ey sığındığım yeryüzü,
güvendiğim gökyüzü ey!
siz beni korusaydınız:
şiirim esrik de olsa kendini
dağıtmazdı, sokak ağzında
sizinle buluştuğumuz geceler.
Midilli’nin kuz/alnacında
buzul katmanları giremezdi
bitişen iki sözcüğün arasına.
yangından kurtardığımız
tutku gülü, haziran ortasında
üşüyüp durmazdı böyle.
siz beni korusaydınız ey,
düş/boyu uzanırdı geceleri
ırmak buğulu kumsalınız.
tenimde yağmuruyla ida’nın
sonsuzluğa sürüklerdiniz
giz/büyüsü içinde aşkımı!
ey gökyüzüm, ey yeryüzüm,
siz beni dağ/lı dilimle
susmalar sunağına attınız!
30.05.2010/ahmet uysal
ey sığındığım yeryüzü,
güvendiğim gökyüzü ey!
siz beni korusaydınız:
şiirim esrik de olsa kendini
dağıtmazdı, sokak ağzında
sizinle buluştuğumuz geceler.
Midilli’nin kuz/alnacında
buzul katmanları giremezdi
bitişen iki sözcüğün arasına.
yangından kurtardığımız
tutku gülü, haziran ortasında
üşüyüp durmazdı böyle.
siz beni korusaydınız ey,
düş/boyu uzanırdı geceleri
ırmak buğulu kumsalınız.
tenimde yağmuruyla ida’nın
sonsuzluğa sürüklerdiniz
giz/büyüsü içinde aşkımı!
ey gökyüzüm, ey yeryüzüm,
siz beni dağ/lı dilimle
susmalar sunağına attınız!
30.05.2010/ahmet uysal
5 Ekim 2010 Salı
uzakkere
UZAKKERE
balkanlar üzerinden gelen yağmur
yakınlığı olmalı sizinle aramızda
aynı anda vurulmalıyız topuğumuzdan
bir kuşun günbatımı kanadıyla
morkâküllü güz otları arasında
bizim için durmalıdır zaman
biliriz ki yan yanadır ıssız kırlarda
uzun saplı sonsuzluk gelinciklerimiz
eylül rüzgârı hep böyle kaldıkça
düşlerimizin yüksek ateşi sürecektir
şaravarmaz bağbozumundan sonra
uzakkere şarabımızla döneriz ida'ya
(Kapadokya'da son gün:5.10.2010)
şaravarmaz: ince kabuklu beyaz şaraplık
niğde/bor üzümü
ahmet uysal
balkanlar üzerinden gelen yağmur
yakınlığı olmalı sizinle aramızda
aynı anda vurulmalıyız topuğumuzdan
bir kuşun günbatımı kanadıyla
morkâküllü güz otları arasında
bizim için durmalıdır zaman
biliriz ki yan yanadır ıssız kırlarda
uzun saplı sonsuzluk gelinciklerimiz
eylül rüzgârı hep böyle kaldıkça
düşlerimizin yüksek ateşi sürecektir
şaravarmaz bağbozumundan sonra
uzakkere şarabımızla döneriz ida'ya
(Kapadokya'da son gün:5.10.2010)
şaravarmaz: ince kabuklu beyaz şaraplık
niğde/bor üzümü
ahmet uysal
12 Eylül 2010 Pazar
eylül de geçermiş
2010/EYLÜL ÖRTÜSÜ
eylül deyişimde hep siz vardınız
güz bitkileri uzak yüzünüzdü
rüyalarımda ağlayışı bir çocuğun
sizin hayal halinizdi
günbatımı vakti ırmak demişsem
rüya ve zambaktı dilimin ucundaki
mavi otların arasında kuşkum yok
kırdığım hayıt dalıydı kalbiniz
durup dururken dağ eteğine
nereden indi bu eylül örtüsü
daha elini bile tutamadan tanrıçamızın
ne ayrılığı bitiştirmeden kırılan dalı öpüşlerle
ey ozan ölümü sil söylenceler günlüğünden,
ot kuş ve kum olduğunu anımsa
ara sıra ida patikalarında yapayalnız açan
kırmızı güllerini kanayan eylülün,
böyle yaz sonları onda gördüğün
kendi doğumunu, sonsuz ışığını yaşamın;
unutunutanımsaunut(ama)unutama
ahmet uysal/Eylül 2010
eylül deyişimde hep siz vardınız
güz bitkileri uzak yüzünüzdü
rüyalarımda ağlayışı bir çocuğun
sizin hayal halinizdi
günbatımı vakti ırmak demişsem
rüya ve zambaktı dilimin ucundaki
mavi otların arasında kuşkum yok
kırdığım hayıt dalıydı kalbiniz
durup dururken dağ eteğine
nereden indi bu eylül örtüsü
daha elini bile tutamadan tanrıçamızın
ne ayrılığı bitiştirmeden kırılan dalı öpüşlerle
ey ozan ölümü sil söylenceler günlüğünden,
ot kuş ve kum olduğunu anımsa
ara sıra ida patikalarında yapayalnız açan
kırmızı güllerini kanayan eylülün,
böyle yaz sonları onda gördüğün
kendi doğumunu, sonsuz ışığını yaşamın;
unutunutanımsaunut(ama)unutama
ahmet uysal/Eylül 2010
24 Ağustos 2010 Salı
metin güven'e ağıt
GERİ ALINAMAZ
geri alınamaz ağacın belleğine
yazılan söylencemiz, her dalında
ırmakların ağzından dökülen sözler salınır
taşların ruhunda kalmıştır birlikte
suya bıraktığımız lavantalar
allığı geri alınamaz ellerimizi
birleştiren uzun saplı gelinciğin
tanımı varsa sonsuzluğun onunla
bulacağız dudağımıza bıraktığı
bütün eski yitik tanımların ipucunu
solduğu anlar umudun alınamaz geri
birlikte gidilen o upuzun yolda
verilen hiçbir söz yerini tutamaz
usulca dokunmanın rüzgârın omzuna
geri alınamaz bir aşkın belleği
belki bir sağanağa tutunuruz
bir kediye sığınırız: o tüylü dünyaya!
çoktandır sürüyordu gülün iç kanaması
hep birlikte içten içe kanıyorduk
zarflarımız yine karıştı Metin ey!
seni alıp götürdüler benim yerime…
Ahmet Uysal/23.08.2019
17 Ağustos 2010 Salı
Metin Güven İçin...
OMZUNDA “KEDİLER”
- metin güven'i düşünerek-
unuttuğum hangi eylüldü,
omzunda kediler ve gül,
dağ koruları, gökdere uğultusu.
kozahan avlusundan
ham ipeğiyle geçerdi her sabah,
boynunda sabahın tılsımı.
inebey’den eteğinde güzle
inerdi, onu öpmeyi düşündüğüm
ahşap aralığa.
yağmur kokusuna gizlerdim
yalnızlığımı, şiirini yazdığım
sisli sokaklarda
maksem’e doğru karanlıkta,
bıraktığı yerde beklerdi beni, çok eskiden
göğsüme dayadığı gökyüzü.
unuttuğum hangi eylüldü,
omzunda kediler
yağmurlardan sonra upuzun.
(şiirdeki “kuğular”ı, bir dostumun önerisiyle
“kediler” olarak değiştirdim.)
Ahmet Uysal
Metin dostumdu, can kardeşimdi, 72’den bu yana
yazıştık, telefonla her gün konuştuk. Şiire,
yazına, düşünce yazılarına çok önem vermiştir.
Onaltıkırkbeş dergisinde kendi adıyla, önder adalı
adıyla, daha başka adlarla yazmıştır. Ona merhaba Metin!
diye seslenmenin bana uzak olmadığını biliyorum.
15 Ağustos 2010 Pazar
yenilmiş ozanlar sözlüğü:2
‘evvel zaman öncesi’
evvel zaman öncesiydi
mavi şiir korunağınız
salınırdı
göğsünüzde
yaz kumsallarına
uzansanız
dudağınızdan göklere
sözcük parıltısı
yansırdı
ince tülünü
aralardınız uzaklığın
kucağınızdan sulara
lavanta dalları
dökülürdü
güz sonlarında
nereye gitseniz
ida’nın ıslak kanatlı
kuşları da
sizinle giderdi
dokunsanız
yeryüzümde
yenilgi gülleri
göğerirdi
evvel zaman öncesiydi
sizi sevdimdi
28 Temmuz 2010 Çarşamba
yenilmiş ozanlar sözlüğü
‘haziran yağmuru’
haziran yağmuru
yağsın isterdim
aramıza
yüzünüzden süzülen damlalar
usulca ellerime aksın
aksın
kuzeyli fırtınalar
savursun isterdim
aralık solarına doğru
patikalara
savursun
bütün zamanları
yenilmiş ozanlar için
mavi çakıllı
yaz ırmakları var mıydı
nerede şimdi
varsa da
son harfi de
uçup gitmek üzere
söylencemizin
27 Temmuz 2010 Salı
hazar sözlüğü/2
DÜŞ AVCILARI (*)
düş avcılarının
günlükleri oluşturur
hazar sözlüğünü.
ağlamak duadır hazar’da,
tanrıya aittir çünkü
gözyaşları.
adını taşır,
yedi çeşit tuzlu yemeğin
hazar harfleri.
tuzunu yitiren hazarlı
yitirmiş sayılır
uykusunu da.
gerçeğin içinden
bakmasını bileler,
görürler sonsuzu.
yalanın içinden
bakmayı seçense, göremez
parmağını bile.
(*)Hazar Sözlüğü, Milorat Paviç, Agate y. 2001
ahmet uysal
ileti günlükleri
İleti günlüğü/2
ıssızlıklar harfini
bende unuttunuz
tozlu yoluma eklenen
uzaklığınızı
unuttunuz
sapho şiirleri
okuduğumuz kumsallarda
yan yana gelmeyecek
bir daha
sözcüklerimiz
yaz yağmurunu
beklediğimiz
ırmak ağzına
martılar da
dönmeyi unutacak
elinizden
düşürdüğünüz gülü
yüzyılın yangınları
ortasında
unuttunuz
ahmet uysal
28.07.2010
ıssızlıklar harfini
bende unuttunuz
tozlu yoluma eklenen
uzaklığınızı
unuttunuz
sapho şiirleri
okuduğumuz kumsallarda
yan yana gelmeyecek
bir daha
sözcüklerimiz
yaz yağmurunu
beklediğimiz
ırmak ağzına
martılar da
dönmeyi unutacak
elinizden
düşürdüğünüz gülü
yüzyılın yangınları
ortasında
unuttunuz
ahmet uysal
28.07.2010
26 Temmuz 2010 Pazartesi
söylenceler güncesi
1
MASALLAR IRMAĞI
durgun akan ırmaktık,
yosunlu çakılların arasında,
mavi çiçekli hayıtlar
donatırdı kumsalımızı;
ıslak kuğular havalanırdı
sığlaşan kıyılarımızdan,
geceleri suskun söğütler
uzak masallar söylerdi.
sözcükler toplardık yalın,
yol kıyısında boy sürmüş
uzun boylu hatmilerden,
dudağımız mora keserdi.
erguvan yazlar sızardı
sakız otlarına dallardan,
orada bir şiirin uzun sürecek
kum altı kazısına başlardık.
2
SAKIZ KOKUSU
duvarlar yıkılmadan önceydi
çoktan yazılmıştı yanılgımız
dağ eteğinde yapayalnızdık.
uzaklığımız, iki ıslak dudağın
buğulu aralığında gizliydi;
sonsuzu bekleyen evvel zamanın
gizleriydik yeryüzüne sunduğu.
köprülerde vakitler tükettik,
sapho’nun eressos’tan dönmesini
düşlerken: ege’nin kumu omzunda
dudağında sakız kokusuyla,
deniz yolundan getirecektir
kuşkumuz yok, göğsüne takıp
“gül parmaklı ida şafağı”nı.
3
FÜSUN ABLA’YA YAKIM
kirazların gülümsediği günlerdi
tutkulu kuşlarla gelirdi yaz
kız çocuğumun gözlerine,
parıltısı düşerdi ırmağımın,
ona aşkla yaşama yolları
sezdiren şiirler söylerdim.
bil ki: füsun abla’dan kalan
güzelliği korumaktır yeryüzü
belki de gidenlerin yansımasıdır
maviliklerin sonsuza bıraktığı.
size bir giz de ben vereyim:
uzun saplı iki orman gelinciği
yan yana tutar sizinle kalbimi,
yedi rengi onlarla geçerim
yağmurlu bulutların altından:
söylenceler güncesi yazmaya!
4
DAVET
tanen burukluğu dilimizde
simgeler bulmaya durduk
bizden kalacak söylencelere:
İda eteğinde mayaladığımız
lesboslu sapho rüzgârı’ ydı
küplerde köpüklenen ilk ürün.
güllerin rengini aldık
troyalı helena’nın dudağından;
küf kokulu mantarlarımızla
kalbimizde yıllansın içindi
bize sunduğu sonsuzluk.
siren kayalığının oralarda
beş kapılı bir limandan
foça/karasıyla dolu amforalar
yüklüyordu teknelere hüseyin,
kozbeyli’nin o güzel ozanı;
muazzez ilmiye şarabı’yla esrik.
davetimiz birlikte olmayadır
bütün sevdiklerimizle yap/yalın,
bu söylenceler güncesinde;
bağ bozumundan hemen sonra
ida zambak kapısında bekliyoruz:
tanen burukluğu dilinizle!
5
BÜYÜLÜ BEKLEMELER
homeros’un iliada’yı
yazdığı kayanın üzerine serdik
üç bin yıllık papirüsümüzü
biliyoruz aradığımız sedef parıltısı
teknelerin kıyılara gönderdiği
köpüklü dalgalarla sürüklenecektir
işte yanı başımızda denize karışan
yaz ırmağı tanıklık ediyor
umutla uzaklara bakışımıza:
“siz bir söylenceyi seçtiniz ey şairler,
gökyüzüne tutunmak yerine
kucaklamak yerine yıldızları!
sevdiklerinizin yüzüydü sonsuzluk,
avuçlarınızda kayan çakıllarda
bir ırmağın akışı gizliydi
beklemek iyidir hep böyle yan yana
karşı kıyıdan yansıyacak
aşkla dokunmuş tülünü şiirin.”
6
AŞKIN IRMAK HALİ
ırmak halinizle sevdim sizi
mavi çakıllı ıssız kıyılarınızla,
kırılgan hayıtların arasında
uzanışınızla…öyle tutkulu.
lavantalı yolların bitiştiği
kemerli köprülerinizle sevdim,
beni doğuran güzelliğinizdi
ıslak otların büyülü kucağına.
kekre sözcükler sürdünüz
dilime, geceleri rüzgârla öpüştükçe,
ege’nin tuzunu dudağıma…
beni benden önce gördünüz!
sonsuza gidenlerin
size bıraktığı onurlu aydınlıktı
yüzünüzde yansıyan parıltı;
o halinizle sevdim sizi
7
SAVRULAN OTLAR
kuşlar da dönebilir
bunca hüzünden sonra
ılgınlar çoktan unutmuş olmalı
ıslak kanatların sesini
aşkın tanımını gizleyen
eskil bir köprüde
kendi söylencesini
yazıyor yaz ırmağı şimdi
tutkulu akışıyla
yüzünü bile göremeden
ay karanlığında bürümcüğünü
soyunan söğütlerin!
hangi karşı koymalardan
kaldığını alnına vuran serinliğin,
ıssızlıklar yolunun
hangi karanlıktan geldiğini
bilerek atıldığı yangınları
anlatıyor defne yaprağına
o büyülü serüven dünyası
kuşatarak sürüp geliyor sesinde;
bir çocuğun sokuluşuna
dönüşmesi bundandır gecenin,
kuşların dönecek olması,
yaz sonunda savrulan otlarla!
8
YÜZLEŞMELER
daha yürüyebilirdik sizinle;
göklerle yüzleşmeye
bıraktınız beni
yollarda yapayalnız,
ne söylesem anlaşılmaz oluyor
gelincikler giriyor araya
siz yoksanız
ırmaklar unutuyor
kendi kimliğini… siz yoksanız
onlar için
bulduğumuz gizli yolu
kuşlar da unutacaktır
kuşkusuz zakkumlar
yaza doğru lavantalarla
barışı bozacaktır
daha yürüyebilirdik sizinle:
beni ırmaklarla
yüzleşmeye bıraktınız
9
SONA DOĞRU
siz varsınız sonunda yolumun
kırılgan dalınız uzanıyor önüm sıra
sanki zaman hep günbatımını gösteriyor
bir gülün dönüşümünü sevgiliye
erguvanlar vakitsiz açıyor
ida otları boylanıyor patikalarda
yenildiğim yaz ırmağı unutmuş görünüyor
olup bitenleri, ayaklarıma değiyor usulca
soluğum yok artık, sızan bedenimdir
sakız otlarından söylencemize
ne büyük aşk ne de büyülü şiir; anlıyoruz ki
iki elin dokunuşudur sonsuzluk
siz varsınız sizinle başlayan yolumun sonunda
21.07.2010/zeus altarı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
