30 Aralık 2010 Perşembe

sunaklar söylenceler

ADATEPE GÜZELİ REFİKA



görüşmemiz kolay değil Refika,

kara bir yüzyıl daha eklendi

kuzey ege yağmurları arasına,

ah senin o kederli rum ağzını

gökçe bulutlar korusun Refika,

akça deniz köpüğü korusun

öpemediğim taşplak dudağını






teknelerim batıyor resiflerde

sana gitmek istediğim geceler

güvendiğim zeus’un gönderdiği

dalgalar sarp kıyılara sürüklüyor

yüreğinle yaktığın isli fenerden

iki midilli daha uzağa düşüyorum,

tanrıçamız sapho korusun seni refika!






oralardan kuşlarla gönder bana

kekik kokulu ipek şalını, ya da

imbat uçursun düşlerini dilerim

bizim kıyılara, zeytinler arasına!

seni bekliyor böğürtlenli yol

lavanta kokulu ırmak senin için

senin için köprüler kuruyor Refika!

                                    ahmet uysal/zeus altarı 2010
açıklama: mübadele öncesi refika'nın yaşadığı topraklarda, zeytin ağaçları,
kır zambakları arasında dolaşıyorum çoktandır. onun hayali hep önümdedir. bence
refika'yı öğrenmek bile yaşamış olmaya değer. o benim boynumda salınan
aşklarımın gümüşüdür.

22 Aralık 2010 Çarşamba

iskete

İSKETE


Sabah beşe kurduğum saatin çalmamasıyla uyanamadım. Saat altıya doğru panikle uyandığımda, 07.30’da İstanbul’a gidecek uçağa yetişmek için apar topar evden nasıl çıktığımı hatırlamıyorum. Geceden yani şiirden kalma bir halde yattığım için uyandığımda da yine yeni yazmaya koyulduğum şiire devam ediyordum. Dizeler birer şiirkuşu olmuş uçuşuyordu belleğimde.
Asansöre bindiğimde incecik bir hüzün taşıyan Nilüfer’in kavak yelleri şarkısı çalıyordu. Asansörden indiğimde her zamanki gibi asansörün karşısındaki posta kutularına gözüm ilişti. Çünkü her geçişimde posta kutusuna bakarım. Vaktimin de dar olduğunu düşünerek hızla posta kutusunu açıyordum ki yanıma hiç kitap almadan bir yolculuğa çıktığımı fark ettim. Tekrar yukarı çıkıp çıkmama kararsızlığı içerisinde posta kutusunu hızla karıştırırken, sonbahar güzelliğiyle sarılmış, sarı bir zarfı açtığımda, içerinde “şiirtüven” kitabını gördüm.

“adresini sorduğun gülü,
kim sevebilir ki dostum
iki umutsuz şairden başka!”


Önce yolculuğu kurtarmıştım. Çünkü son on yıldır çantamda kitap olmaksızın, evden dışarı adımımı atmamışımdır. Ahmet Uysal’ın İda esintili, kılcallarını aşkla beslediği “şiirtüven” imdadıma yetişmişti. Uzundur merak ettiğim kitap elimdeydi ve en önemlisi de sabahın o saatinde yine şiirle buluşmuştum. Yani şiir bulmuştu beni.


Şiirin güzelliği de bu belki. Hiç beklemediğiniz zamanlarda sizi karşılaması. Bir otobüs terminaline yalnız başına ineceğini ve koca bir şehirde nasıl da kaybolmadan barınabileceğini düşünürken, bir bekleyeninin olması gibi… Ansızın bir şiirin kalbe girmesi gibi… Sen hiç bilmesen de bir özleyeninin olması gibi… Bir kadının iliklerine kadar sevilmesi gibi… Aşağıda okurken içerisinde bulunmamak üzere kaybolacağınız dizeler gibi:


“soyun çekinme çırılçıplak
çıplak olmalı deniz dediğin”


Uçakta İstanbul’a varana kadar kitabın bir kısmını okudum. Şöyle diyordu Ahmet Uysal:


“görmeyen kalmadı, yadsıma:
her gece kumsalda, göğsüne
ay ışığı sürdüğünü.”


Aşkın enine boyuna işlendiği imgenin zirve yaptığı kitaptaki şu dizelerde oldukça çarpıcı:


“beni yama iki çenek
güz yerine ipekli
iki evcikli
siyah sütyenine


Akşam Ankara’ya dönüşte aynı kitabın heyecanıyla yolun nasıl geçtiğini anlamadım. Ahmet Uysal şiiri, okuyanının içine çekmesini ve okudukça akmasını biliyordu. Kolay okunan ancak içeriği derin dizeler toplamıydı. Zaten bir şiirin en önemli özelliği de insana çabuk geçmesi değil midir?


“dağ en geniş ve en yalnız eteğini
serdi yalnızlık avluma”


Şiirleri tamamladığımda, hala İda esintisi aralıyordu gömleğimin düğmelerini, göğsümün ateşini biraz olsun söndürmek için. Kendi kendime daha bir yalnızlaştım bende. Bir kadın kalbime serdiği eteğini toplayıp gitmişti çoktan. Acılarım sıra dağlar halini almıştı. Kendi başına ne yapamayacağını sorgulamaktaydılar.


Ben bir iskete kuşu, uçağın içinde kendimi arıyordum. Pır pır “şiirtüven” ezgileri içinde, kapalı bir mekanda açıklığıma uçuyordum.

MUSTAFA ERGİN KILIÇ
19 KASIM 2006

10 Aralık 2010 Cuma

şiir seyrüseferinde dört kitap

İpek Yarası(1)…


Ben şurda kalırdım, şuracıkta


yazı altımdan çekmeseler


Şurda bir zakkumun dibine sererdim kilimimi


sararıp beklerdim aşk başıma


Yeter ki çekmesinler yaz'ı altından, bekler o şuracıkta, aşk başına! Nasıl güzel dizeler bunlar, bu nasıl bir dervişçe razılıktır, bu nasıl ipek gibi bir tevazudur diyesi geliyor insanın! Ama biliyoruz ki bir tek aşk'a, dostluğa, insana eğiktir aşk kesiği boynu şairin; kötüye, kalleşe, cellada değil. Bu şiirin damarında Yunus'la Dadaloğlu yan yana akar çünkü!
Ahmet Günbaş'ın son şiir kitabı "İpek Yarası"ndan söz ediyorum. Bu kitabın sayfaları arasında gezinirken neler neler çıkmaz ki karşımıza! Hınzırçiçek-cümbürçiçek baharlar, güzler… Nur topu hüzünler, düşbağı çözülen sevinçler… Bodoslamadan yaralı yürekler, selek şelâlelere giydirilen uçurum masalları… Şiirtepeler, şiirkuşlar, şiirsimitler… Özgün imgelerle yüklü, toprağı güçlü, bereketli bir şiirdir bu. Cefayı da, sefayı da aynı ölçüde bilen. Tok sesli. Yeni, çağrışımı bol, capcanlı sözcükler yaratmaktan çekinmeyen. Yakıp yakıştıran.


Bu şiirin içinde dostluk vardır, -bahane'dir setbaşında buluşmalar- (Ateşi bölüşüp dağılmıştık / Yollarda kor izleri), meydan okuma vardır (Hodri meydan! Dedim düş kasabına / Gülün sabrı buraya kadar!) ama en çok insan vardır. Üzerinde konuk olduğu her coğrafya parçası insan'la anlamlı ve değerlidir şairimiz için, insan'la güzeldir. Toplumcu damardan beslenmiştir o, gürül gürül; yaşamın içinde kaynaşıp duran hiçbir şeye ve hiçbir haksızlığa kayıtsız kalamaz ki. An gelir, ipek keskinliğinde bir silah olup çıkar elinde kalem. An gelir, coşu coşuverir de yüreği, "Bir yıldız bulsam da kaldırsam ayağa / halk hançeriyle örselenmiş şiiri!" deyiverir.

Bir yıldız bulsam da avutsam bebeleri


bir yıldız bulsam da dağıtsam annelere


bir yıldız bulsam da çıksam sabaha


Bir kez daha söylüyorum: Siz o yıldızı çoktan bulmuşsunuz sevgili Ahmet Günbaş! Işısın dursun geceden sabaha.


***


Yağmurkuşunun Türküsü(2)…


Bu yağmurkuşu şairin yüreğinde şakıyor! Bir ötücü kuş değil midir şair de, bu insan ormanında… Onun ötüşleriyle şenlenir dağlar, ormanlar ve düz ovalar… Şehirlerin sisi pusu, gönüllerin kiri şairin yürekten kopup gelen dizeleriyle arınmaz mı, şar şar!


Bülent Güldal'ın Ekim 2006 yılında İmbat Yayınevi'nden çıkan son şiir kitabı Yağmurkuşunun Türküsü'ndeki şiirler bana Ege'nin harmandalı türkülerini anımsatır, her okuyuşumda. Bir harmandalı türküsündeki gibi yiğitçe ve sakınmasızca vurur dizini şair şiirin bereketli toprağına; işte böyle:


Gül ömürler öğütülüyor ateş değirmenlerinde


acıların izini sürüyor yorgun kalabalık


aklım erdiğinden beri içindeyim bu hüznün


kabara şakırtısı, kurşun yarası, kan damlası


kuşlar geçiyor düşlerimden gökyüzü renginde


türkülerine yüz çevirip kalem kırıyor hakimler


Yukardaki açılış dizeleriyle ve ardından "Her eve bir Nâzım verelim!" ünlemesiyle başlıyor toplanmaya yağmur bulutları. Bunlar ilk işaretler! Birazdan başlayacak sağanak!


Kim haksız diyebilir şair için? Her eve bir şair versek, her evde şiir olsa ! Çok mu gerekli ha, bunca ayrıntı, bunca çanak çömlek, bunca senet sepet, bunca zincir; onların arasında şiire yer yok mu; şöyle elimizin tersiyle ittirip bütün bu pılı pırtıyı, birazcık olsun yer açsak şiire! Her evde şiir olsa; Nazımlar, Ahmed Arifler, Hasan Hüseyinler, Özdemir Asaflar okunsa, Üvercinkalar uçuşsa; bak o zaman nasıl gümrah çiçekler fışkırıyor cam içlerinden, nasıl "aşk" burcuna giriveriyor dünya, kovup karanlığı! 'Nasıl beyaza keser gibisine oluyor yedi renk'!


Ama o var ki, "ışık merdivenleri"ne izin vermeyenler var. Nice filizkıran fırtınaları, kar sızıları!


Öte yandan yağmurkuşları da var bu ülkede; yüreklerimizi ıslatan, arıtan berrak yağmurlar da var. İyi ki var! Yoksa söyleyin, "nasıl bakarız gözlerine çocuklarımızın"?


Tanrısı insan olan bu ayinde


akacağı ummanı buluyordu su


hangi pencereye konacağını kumru


"Güz kıyımının ötesinde bekleyedursun kirli ölüm", hep aşk'a, ışığa ve yaşama dönük şairin yüzü. Siz hele bir yol kulak verin yağmurkuşunun türküsüne!


***


Ertelenmiş Düşler Kitabı(3)…


Son okuduğum şiir kitapları arasında, Eskişehir'de şu anda Yazılıkaya Şiir Yaprağı'nı çıkaran değerli gazeteci ve şair Rahmi Emeç'in 1982-2004 yılları arasında yazdığı şiirleri topladığı "Ertelenmiş Düşler Kitabı" da var. Şiir kitapları bir seferde okunup bitmez zaten; yavaş yavaş okunur, tane tane okunur, dönüp dolaşıp okunur. Hatırlandıkça okunur, unuttukça okunur; bazen biri öne çıkar şiirlerden, bazen diğeri. Kitapçı raflarındaki en talihsiz türse şayet şiir, özel kütüphanelerdeki en talihli türdür bu açıdan. Bir kuşun uçuşu, aldığımız bir haber, duyduğumuz bir söz, belki bir sözcük, bir ses, bir koku, akla getirir de açar yeniden okuruz özlemle ve bazen de merhem olsun için. Bazı şiirler okudukça anlam kazanır; bazıları yaşadıkça, yaşadıklarımıza denk düştükçe. Bazen, aylar önce okuduğumuzda fark etmediğimiz, öylesine okuyup geçtiğimiz bir şiiri, hayretle ve gecikmiş bir büyülenmeyle fark ediveririz. Şair için nasıl vakti zamanı varsa bir şiirin, okur için de vardır.


Bazı şiirlerse unutkanlığa konan dinamit lokumlarıdır, sürekli anımsatır, unutmabeni çiçekleri gibi tazeler durur belleklerimizi. Bu "ertelenmiş" şiirler gibi… Ertelenmiş Düşler Kitabı sevgili Rahmi Emeç'in, "yeryüzü kardeşliğin yurdu olsun diye" imzaladığı bir kitap. Belli ki hep bu umudu duyup yaşamış, yeryüzü kardeşliğin yurdu olsun diye yazıp eylemiş bir şair Rahmi Emeç; yaşam öyküsünden, şiirlerinden süzüp çıkardığım kadarıyla. Ertelenmiş düşler… Evet, bu kitap gerçekten bir ertelenmiş düşler kitabı. Unutkanlığımıza yumuşak, kıyamadan atılmış bir tokat gibi. İşte bu yüzden gözlerimizi ve genzimizi daha çok yakıyor ya:


gençlğimin coşkuya tutulduğu mayıs


kim hırpalıyor dalındaki kirazı


urganlar geliyor, ölüler gidiyor

 
üç resim ekleniyor göğsümdeki afişe


Güzkırgını, hüzünle karılmış ama umudun ve direncin de alttan alta hep hissedildiği şiirler… İlk şiirler daha destansı bir hava taşıyor, bu "destansılık" son şiirlere gelindikçe azalıyor giderek. Bildiğim kadarıyla şiire uzunca bir süre ara vermiş bir şair Rahmi Emeç. Bu kitap, bu uzun süre boyunca yazılmış şiirlere ve "ertelenmiş düşler"e ödenen bir borç gibi geldi bana. Faiziyle, fazla fazla ödenmiş bir borç hem de!


bir gelinciğe durunca hayat


ateşe ve suya dönüktür insanın kalbi


ya söner umutları, ya da yanar


bir ömür boyu


Şairin bu şiirlerdeki dize ustalığı ve duyarlı kalemi, izleyebildiklerimden yola çıkarak diyebilirim ki, yeni şiirlerinde de güçlenerek sürmekte!


***


Acının Gümüşü(4)…


işte sen de anladın sonunda bunu


yaşam ki şiirle sonsuzdur


Sevgili Ahmet Uysal'ın Bilgi Yayınları'ndan 1999 yılında çıkmış, 'çocuklar için yazdıklarının dışında' üçüncü şiir kitabı var elimde birkaç gündür. Yine semâya durmuş mevlevi gibi döne döne okuyorum. A. Uysal bence Cahit Külebi gibi, 1998 yılında Uzak Yazlarda'yla adına konan ödülü kazandığı Ceyhun Atuf Kansu gibi şiirimizdeki yerleri tartışılmaz, Türkçe şiirin temellerini atmış ozanların soyundan geliyor. Yaşanan coğrafyadan beslenen yoğun bir lirizm, ülke, doğa ve insan sevgisi, ılık ve yumuşak imgelerle yüklü güzelim dizeler…


Kitabın sonuna üç yazı eklenmiş. Fahrettin Koyuncu'nun onun "Bursa'da Sisli Bir Sabah" şiirini incelediği bir yazı ve kendisiyle yapılmış iki söyleşi. M. Mahzun Doğan'la yaptığı söyleşinin bir yerinde bakın ne diyor Ahmet Uysal:


"Günümüz şiiri birkaç kanaldan akışını sürdürüyor. Şairler arasında estetik farklılaşmalar var. Tabii ben de bu kanallardan birinden akıyorum. Ama, benim aktığım kanal öyle sanıyorum ki, yaşananlara daha yakın. İnsan sıcaklığına daha yakın.


Öteki kanallardan akan şairler, şiirimizi zenginleştiriyor, geliştiriyorlar. Onlara öyle kesinkes karşı değilim. Ancak aynı şiirin çoğaltılmasına karşıyım. Şairler kendi sesini bulmak zorundadır. Bu da şiirimizi, dünya şiirini tanımakla, bir süzgeçten geçirmekle, yeni sentezlere varmakla olanaklıdır."


Ben bu, acı'nın gümüşü üzerine nakış gibi işlenmiş,"gizlisi saklısı olmayan", "güzaltı"nda yazıldığı âşikar, kuru ot ve orman yolu kokan ve hep bir tılsımın demini çeken ince savat işi şiirleri çok sevdim. İşte onlardan biri:


temmuz bulutu


bu yaz da çok ağrıdı kalbim


biraz daha yaklaştı o ıssız orman uğultusu


halbuki benim yaz ırmağına değen


kiraz dalından farkım yoktu


ellerim oğul otuydu


gözlerim erguvan moru


dudağım kapari çiçeğine sarılan


temmuz bulutuydu


ah kalbim bütün bunları


nasıl da unuttu


(Ahmet Uysal / Acının Gümüşü)

(1) İpek Yarası, Ahmet GÜNBAŞ, İmbat Yayınevi, Ekim 2006


(2) Yağmurkuşunun Türküsü, Bülent GÜLDAL, İmbat Yayınevi, Ekim 2006


(3) Ertelenmiş Düşler Kitabı, Rahmi EMEÇ, ATM Yayınevi, Eylül 2005


(4) Acının Gümüşü, Ahmet UYSAL, Bilgi Yayınevi, Ekim 1999


Perihan BAYKAL
Onaltıkırkbeş, Sayı:19

1 Aralık 2010 Çarşamba

rüzgâr yolu

hani olur da yaz sonları gelirseniz

aylı gecelerde kuşların uçtuğu

rüzgâr yolunu bulmalısınız önce,

kuğuların son sesini kumsalda.


ırmağın üzerinde lavanta dalları,

sürükleniyorsa ege’ye doğru;

işte orada bir köprüye sormalısınız

elinden gül düşüren ozanın izini…


yalın idiller serpiştirilmiştir, dikkat

sözcüklere basmadan geçmelisiniz,

gelişiniz veda öpüşleri içinse eğer

omzunuza yusufçuklar konar.


benimle birlikte eskiyen taşlara

değecektir ayağınız, bakarsınız

dudağınızı böğürtlen dikeni çizer,

mavi çiçekli otlar takılır yakanıza.


‘sakın ola!’ ardınıza dönüp bakmayın,

ağaç kabuğu olursunuz yosunlu!
           ahmet uysal/kasım 2010

16 Kasım 2010 Salı

rüya

rüyamda


troya’dan istanbul’a gidiyormuşum
yanım sıra evreşe yolları:


deli rüzgârlar altında iki dört nöbetini
tutuyormuşum şiirin


üstelik bir de balkan yağmuruna
tutulmuşum salkım/sıklam


idalı yaz ırmağı yatağını değiştirmiş
arkamdan geliyormuş


homeros’un kör oğluymuşum işte
gözlerinde kum ağzında çakıllar…

10 Kasım 2010 Çarşamba

22 Ekim 2010 Cuma

taş ustasının ebruli günlükleri

PERİHAN BAYKAL

TAŞ USTASININ EBRU’li GÜNLÜKLERİ*

sabah kızıllığına karışayım

yosunlu taş sunaklarda;

kendi putumu taşıyayım,

boynumda gümüşü parıldasın

yaşamış olmanın aşkı…**

Ne görkemli bir sanattır ebru! Ne güzeldir, doğanın bağrındaki o gizil ve gizemli kudret! Sonsuzca çeşitlenmek, dalgalanmak, hârelenmek; her damlada yeni biçimler almak. Durmaksızın devinen doğa gibi, elementleri sınırlı ama büründüğü formlar sonsuz. Ebru! Çokça ustalık ama ille rastlantı. Şiir nasıl planlı programlı bir şey değilse, kalemi eline almadan önce, belli belirsiz, tıpkı bir nemf gibi uçucu imgelerin dışında, bilmiyorsa şair ortaya çıkacak sonucu; ebru ustası da bilmez, yapıp bitirmeden, nasıl bir renk cümbüşünün çıkacağını ortaya. O güzel şaşkınlık, yazan-yapan kendi değilmişçe, o hayran bakış! Olmazsa olmazı, büyülü çekiciliği şiirin ve ebrunun.

Ve işte Eylül Ebruları! Şair de tıpkı bir ebru ustası gibi, kaleminin ucundan renkler damlatmış, damıtırca, şiirin o her dem ılık döl suyuna ve bu güzelim lirikler doğmuş, yaprak yaprak. Her bir damarında yaşamın özsuyunun nefes alıp verdiği.

Hep derim: Ahmet Uysal şiirinin bir coğrafyası vardır. Dün’ü ve yarın’ı bağrında bütünleştiren, yekvücut kılan; hep ‘an’ı yaşayan, zamansız bir coğrafya. Hissedersiniz, dışa dönüktür, hep dışarıdan bir yerlerden eser şiirinin rüzgârı. Ege kokar, zeytin kokar, defne yaprağı ve kekik kokar onun şiirleri. “Yaşadığı yere benzer.” Okurken hep bir su tadı dilinizde, aroması bazen deniz tuzu, bazen yalbırdayan köpüğü “sutüven”in. Açıktır, dupduru bir aynaya bakar gibi bakarsınız onun imgelerine. Hep hayata ve insana dönüktür yüzü. Kendiliğinden ve sentetiklikten tümüyle uzak.

Rilke “iyi şiir, okurken kalp atışlarınızı hızlandıran ya da yavaşlatan şiirdir” der. Ahmet Uysal şiirlerini okurken, kıyısı söğütlü, dibindeki ipil ipil, rengarenk çakılları görünen bir su başında durmuşsunuz da, suyun o şırıl şırıl akan sesini dinliyormuş gibi olursunuz ve yavaşlar kalp atışlarınız. Öfkesiz ve dingin. İrkiltip şaşırtmaz sizi. Sevdiği sözcükler vardır. Alır o sözcükleri, dilinde bir damak ustası gibi zevkle gezdirir; okşar; dalından koparmaya kıyamadan koklar gibi bir çiçeği. Uzaklıkları sever. Doğanın cömertçe sunduğu, insanoğlunun kıyasıya harcadığı güzelliklere o şefkatle ve saygıyla dokunur. İncecik selamlar gibi sevilen bir yolcuyu, bir sepet yolluk sunar gibi; üzümlü, incirli, çökelekli.

Tanrıları, ama en çok tanrıçaları vardır. “Ege kumsalında parıldayan” çakıltaşlarına benzer dostları, dostlukları. Onlara yazar şiirlerini, onlardan feyz alır. Şiirin sofrasına hiç yalnız oturmaz, ille omuzbaşında bir sıcak nefes olsun ister; paylaşmayı sever. Bütün mevsimlere, yılın on iki çeneğine de uygun sözceleri vardır, ayırmadan ve incelikle sever hepsini ama ille güz! En çok güz’e, o “şarabi eşkıya”ya yazar güzellemelerini. Yaz ırmaklarının düştüğünde debisi, şarabi güz dostluklarına usulca aralar kapısını. “Ev yapımı şarapla kalamar” hep yamacında. “Sözcükler alır, sözcükler verir.”

Aşk vardır şiirlerinde. Naif ve eflatuni. Yazması oyalı türküler, sevgiliye “siz” diye seslenen şarkılar çalan bir radyo, işler durur yanıbaşınızda bu şiirleri okurken. Uyaklarında ve koyaklarında bindallı dağ etekleri, büyülü uzaklıklar. Bir bakarsınız dağ olur o erişilmez sevgili, bir bakarsınız nehir; bir şiirinde çalı/yaz/kuşu, bir diğerinde güz patikası. Doğa nerde biter, sevgili nerde başlar, belirsiz. Panteist bir coşkuyla, bir bahar ayini edasıyla yazar çoğu kez. Aşk ki bencillikle bağdaşmayan duyguların başında gelir, yücelten, aşkınlaştıran, hatta ki ondadır bayrak; bilinir. Tutmaz avcunda çırpınan kuşu, savurur göğe masmavi ve yine sarınır ipek bürümcüğüne kelebek kozasının, yeni bir şiire değin. Bilir çün: Şiir bir “kızılca halvet çilehanesi”dir.


Yalın şiirin, az sözcükle çok şey söylemenin ustasıdır ya, Homeros’un yaşadığı topraklarda yaşıyor olmasından mıdır, kokladığı kadim havadan mıdır nedir bilinmez; göreceksiniz Eylül Ebruları’nı okurken; “ırmak şiir”e, destansı bir söyleyişe de alabildiğine yakındır kalemi. Taş Ustası’nın günlüğüyle savrulurken öte zamanlara, zamansızlıklara, derinden derine hissedersiniz: Vakitsiz gelmiş, taşın-çiçeğin, kuşun-kurdun kardeş olduğu kadim zamanları, o altın çağları özler gibidir.

“Dünya güzeldir ama bir şairin gözüyle daha da güzeldir” demiş Goethe. Eylül Ebruları’nı, bu, suyun iki yakası arasına zeytin dallarından köprüler döşeyen, doğa denli yalın şiirleri okuyun ve dünyanız daha da güzelleşsin. Aşkların erişilmez güzelliğinden bir gül, usulca değsin yanağınıza.

Kuşların ayak izine

Basarak bulunur orada,

Şairin son adresi.***


Şiir ola!

*Eylül Ebruları, Ahmet Uysal, Mühür Kitaplığı

** Aşkın Gümüşü, Eylül Ebruları, S.35

***Şairin Son Adresi, Eylül Ebruları, S.71

(Şehir, Mart 2010)

18 Ekim 2010 Pazartesi

HADE BE İDA


bunca güvendiğim troya rüzgârı

neylersin bir gecede kırıştırdı yüzümü

aynı yaşa geldik bahçemdeki

homeros’tan kalma zeytin ağacıyla



ben ki aşka güvenirdim doğrusu

kalbime büyülü sözler pompalayan :

her sabah yeni bir şiirle uyanırdım

içimde ılık kumsallar uzanırdı






yaz ırmağına güvenirdim dahası

onun harika mavi çakıllarına

her gün kırk şiir yazardım tutkulu

hayıtların arasında hayallerimle






gerçeği söylersem ey sevgili ida

en çok otlarına güvenirdim senin

sendin ömrümün söylenceler sunağı
 tanrımdın, kuşların olurdu benimle:



hade be ida, sen de beni korumadın!


ahmet uysal/18 ekim 2010

17 Ekim 2010 Pazar

eylülde söylenen şiirler

AŞK YOKSA


şiir bedenle söylense de
şairin ruhudur onu yazan

karanlık çağların başlangıcıdır
kuşkusuz iki kalbin birlikte kararması


okşamak geçmiyorsa içinizden
bir sokak kedisini, eyvah derim


sözgelimi güllere yağan yağmur
ıslatmıyorsa dudağınızı:

 şiir asla geri dönmeyecektir!






EYLÜL RÜZGÂRI


eylülü de sürükler bu rüzgâr:



nasıl bulunur bilinmese de
ham ipeğin ucu; kırgın bir kalp için
upuzun bürümcükler örmeli


masal ülkesinden
belki ılık bir sözcük
unutulmuştur kapı arkasında


mavi şehirler arasına okyanuslar girebilir
ama kıyıda bir denizyıldızı
bırakarak!












GÜZ İÇİN ÜÇLÜKLER


güz dediğiniz uzak
kadınlarla gelir; dudakları,
sağanak yağmurludur.


*


şiirin gizli bahçesi bozulursa,
güz ortasında olsun
derim şairin ölümü.


*


eski güzlere de bakmalı
eskide kalan yeni için;
siz keder mi diyorsunuz buna!


*


şiirime son nokta konulduğunda
‘balkanlar üzerinden gelen
güz yağmurunda’ arayın beni!
ahmet uysal/



14 Ekim 2010 Perşembe

eksiltili günler

EKSİLTİLİ GÜNLER



'şimdi nasıl koysam yerine
kırılan dalı örselenen çiçeği'
                         a.u

eksiltili günlere dipnot

düşüyor isketenin güz dönüşü

ak zakkumlu troya toprağı

son söylencemizi kutsuyor

çok eski ayazmalarda

hüzünlü sözcükler yerine

suskunluğu örtünüyoruz


avucumuza üç damla su

bırakıyor sonsuzu sürükleyen gece

rüzgârın izinden yürüyoruz


dokun bana dokun unutulmasın

geçip gidişimiz bir köpükten


zamanın kendini yok saydığı

ırmağın öte kıyısı sarabilir ancak

kanayan yanını yenilgilerin


solgun gelincikler bir daha

hangi yazlarda uzanır gökyüzüne

hangi ıssızlığın kıyısına tutunur

elimizden kayan o güzel çocuklar


ayrı kaldıkça yaklaşıyor bize

yüzü belirsiz yansımalar dinle sesini

örselenmiş bedenimizle ekleniyor

toprağını arayan o kırık dal!
             30.08.2010/zeus altarı
        ahmet uysal

9 Ekim 2010 Cumartesi

sunaklar

SUSMALAR SUNAĞINDA






ey sığındığım yeryüzü,


güvendiğim gökyüzü ey!


siz beni korusaydınız:



şiirim esrik de olsa kendini


dağıtmazdı, sokak ağzında


sizinle buluştuğumuz geceler.






Midilli’nin kuz/alnacında


buzul katmanları giremezdi


bitişen iki sözcüğün arasına.






yangından kurtardığımız


tutku gülü, haziran ortasında


üşüyüp durmazdı böyle.






siz beni korusaydınız ey,


düş/boyu uzanırdı geceleri


ırmak buğulu kumsalınız.






tenimde yağmuruyla ida’nın


sonsuzluğa sürüklerdiniz


giz/büyüsü içinde aşkımı!






ey gökyüzüm, ey yeryüzüm,


siz beni dağ/lı dilimle


susmalar sunağına attınız!


30.05.2010/ahmet uysal

5 Ekim 2010 Salı

uzakkere

UZAKKERE


balkanlar üzerinden gelen yağmur
yakınlığı olmalı sizinle aramızda


aynı anda vurulmalıyız topuğumuzdan
bir kuşun günbatımı kanadıyla


morkâküllü güz otları arasında
bizim için durmalıdır zaman


biliriz ki yan yanadır ıssız kırlarda
uzun saplı sonsuzluk gelinciklerimiz


eylül rüzgârı hep böyle kaldıkça
düşlerimizin yüksek ateşi sürecektir


şaravarmaz bağbozumundan sonra
uzakkere şarabımızla döneriz ida'ya

  (Kapadokya'da son gün:5.10.2010)

şaravarmaz: ince kabuklu beyaz şaraplık
niğde/bor üzümü

                     ahmet uysal

12 Eylül 2010 Pazar

eylül de geçermiş

2010/EYLÜL ÖRTÜSÜ



eylül deyişimde hep siz vardınız

güz bitkileri uzak yüzünüzdü


rüyalarımda ağlayışı bir çocuğun

sizin hayal halinizdi


günbatımı vakti ırmak demişsem

rüya ve zambaktı dilimin ucundaki


mavi otların arasında kuşkum yok

kırdığım hayıt dalıydı kalbiniz


durup dururken dağ eteğine

nereden indi bu eylül örtüsü


daha elini bile tutamadan tanrıçamızın

ne ayrılığı bitiştirmeden kırılan dalı öpüşlerle


ey ozan ölümü sil söylenceler günlüğünden,

ot kuş ve kum olduğunu anımsa


ara sıra ida patikalarında yapayalnız açan

kırmızı güllerini kanayan eylülün,


böyle yaz sonları onda gördüğün

kendi doğumunu, sonsuz ışığını yaşamın;


unutunutanımsaunut(ama)unutama


ahmet uysal/Eylül 2010

24 Ağustos 2010 Salı

metin güven'e ağıt


GERİ ALINAMAZ


geri alınamaz ağacın belleğine

yazılan söylencemiz, her dalında

ırmakların ağzından dökülen sözler salınır

taşların ruhunda kalmıştır birlikte

suya bıraktığımız lavantalar


allığı geri alınamaz ellerimizi

birleştiren uzun saplı gelinciğin

tanımı varsa sonsuzluğun onunla

bulacağız dudağımıza bıraktığı

bütün eski yitik tanımların ipucunu


solduğu anlar umudun alınamaz geri

birlikte gidilen o upuzun yolda

verilen hiçbir söz yerini tutamaz

usulca dokunmanın rüzgârın omzuna

geri alınamaz bir aşkın belleği


belki bir sağanağa tutunuruz

bir kediye sığınırız: o tüylü dünyaya!

çoktandır sürüyordu gülün iç kanaması

hep birlikte içten içe kanıyorduk

zarflarımız yine karıştı Metin ey!


seni alıp götürdüler benim yerime…

Ahmet Uysal/23.08.2019



17 Ağustos 2010 Salı

Metin Güven İçin...





OMZUNDA “KEDİLER


- metin güven'i düşünerek- 


unuttuğum hangi eylüldü,

omzunda kediler ve gül,

dağ koruları, gökdere uğultusu.


kozahan avlusundan

ham ipeğiyle geçerdi her sabah,

boynunda sabahın tılsımı.


inebey’den eteğinde güzle

inerdi, onu öpmeyi düşündüğüm

ahşap aralığa.


yağmur kokusuna gizlerdim

yalnızlığımı, şiirini yazdığım

sisli sokaklarda


maksem’e doğru karanlıkta,

bıraktığı yerde beklerdi beni, çok eskiden

göğsüme dayadığı gökyüzü.


unuttuğum hangi eylüldü,

omzunda kediler

yağmurlardan sonra upuzun.


(şiirdeki “kuğular”ı, bir dostumun önerisiyle

“kediler” olarak değiştirdim.)

Ahmet Uysal

Metin dostumdu, can kardeşimdi, 72’den bu yana

yazıştık, telefonla her gün konuştuk. Şiire,

yazına, düşünce yazılarına çok önem vermiştir.

Onaltıkırkbeş dergisinde kendi adıyla, önder adalı

adıyla, daha başka adlarla yazmıştır. Ona merhaba Metin!

diye seslenmenin bana uzak olmadığını biliyorum.

15 Ağustos 2010 Pazar

yenilmiş ozanlar sözlüğü:2



evvel zaman öncesi’


evvel zaman öncesiydi
mavi şiir korunağınız
salınırdı
göğsünüzde


yaz kumsallarına
uzansanız
dudağınızdan göklere
sözcük parıltısı
yansırdı


ince tülünü
aralardınız uzaklığın
kucağınızdan sulara
lavanta dalları
dökülürdü


güz sonlarında
nereye gitseniz
ida’nın ıslak kanatlı
kuşları da
sizinle giderdi


dokunsanız

yeryüzümde
yenilgi gülleri
göğerirdi


evvel zaman öncesiydi
sizi sevdimdi

28 Temmuz 2010 Çarşamba

yenilmiş ozanlar sözlüğü





‘haziran yağmuru’


haziran yağmuru

yağsın isterdim

aramıza

yüzünüzden süzülen damlalar

usulca ellerime aksın

aksın






kuzeyli fırtınalar


savursun isterdim


aralık solarına doğru


patikalara


savursun


bütün zamanları






yenilmiş ozanlar için


mavi çakıllı


yaz ırmakları var mıydı


nerede şimdi


varsa da






son harfi de


uçup gitmek üzere


söylencemizin

27 Temmuz 2010 Salı

hazar sözlüğü/2





DÜŞ AVCILARI (*)


düş avcılarının

günlükleri oluşturur

hazar sözlüğünü.


ağlamak duadır hazar’da,

tanrıya aittir çünkü

gözyaşları.


adını taşır,

yedi çeşit tuzlu yemeğin

hazar harfleri.


tuzunu yitiren hazarlı

yitirmiş sayılır

uykusunu da.


gerçeğin içinden

bakmasını bileler,

görürler sonsuzu.


yalanın içinden

bakmayı seçense, göremez

parmağını bile.

(*)Hazar Sözlüğü, Milorat Paviç, Agate y. 2001

ahmet uysal

ileti günlükleri

İleti günlüğü/2



ıssızlıklar harfini


bende unuttunuz


tozlu yoluma eklenen


uzaklığınızı


unuttunuz






sapho şiirleri


okuduğumuz kumsallarda


yan yana gelmeyecek


bir daha


sözcüklerimiz






yaz yağmurunu


beklediğimiz


ırmak ağzına


martılar da


dönmeyi unutacak






elinizden


düşürdüğünüz gülü


yüzyılın yangınları


ortasında


unuttunuz


ahmet uysal


28.07.2010

26 Temmuz 2010 Pazartesi

söylenceler güncesi



1


MASALLAR IRMAĞI


durgun akan ırmaktık,

yosunlu çakılların arasında,

mavi çiçekli hayıtlar

donatırdı kumsalımızı;

ıslak kuğular havalanırdı

sığlaşan kıyılarımızdan,

geceleri suskun söğütler

uzak masallar söylerdi.






sözcükler toplardık yalın,

yol kıyısında boy sürmüş

uzun boylu hatmilerden,

dudağımız mora keserdi.

erguvan yazlar sızardı

sakız otlarına dallardan,

orada bir şiirin uzun sürecek

kum altı kazısına başlardık.






2


SAKIZ KOKUSU


duvarlar yıkılmadan önceydi

çoktan yazılmıştı yanılgımız

dağ eteğinde yapayalnızdık.

uzaklığımız, iki ıslak dudağın

buğulu aralığında gizliydi;

sonsuzu bekleyen evvel zamanın

gizleriydik yeryüzüne sunduğu.






köprülerde vakitler tükettik,

sapho’nun eressos’tan dönmesini

düşlerken: ege’nin kumu omzunda

dudağında sakız kokusuyla,

deniz yolundan getirecektir

kuşkumuz yok, göğsüne takıp

“gül parmaklı ida şafağı”nı.





3


FÜSUN ABLA’YA YAKIM


kirazların gülümsediği günlerdi

tutkulu kuşlarla gelirdi yaz

kız çocuğumun gözlerine,

parıltısı düşerdi ırmağımın,

ona aşkla yaşama yolları

sezdiren şiirler söylerdim.
bil ki: füsun abla’dan kalan

güzelliği korumaktır yeryüzü

belki de gidenlerin yansımasıdır

maviliklerin sonsuza bıraktığı.






size bir giz de ben vereyim:

uzun saplı iki orman gelinciği

yan yana tutar sizinle kalbimi,

yedi rengi onlarla geçerim

yağmurlu bulutların altından:


söylenceler güncesi yazmaya!




4


DAVET


tanen burukluğu dilimizde

simgeler bulmaya durduk

bizden kalacak söylencelere:

İda eteğinde mayaladığımız

lesboslu sapho rüzgârı’ ydı

küplerde köpüklenen ilk ürün.


güllerin rengini aldık

troyalı helena’nın dudağından;

küf kokulu mantarlarımızla

kalbimizde yıllansın içindi

bize sunduğu sonsuzluk.


siren kayalığının oralarda

beş kapılı bir limandan

foça/karasıyla dolu amforalar

yüklüyordu teknelere hüseyin,

kozbeyli’nin o güzel ozanı;

muazzez ilmiye şarabı’yla esrik.


davetimiz birlikte olmayadır

bütün sevdiklerimizle yap/yalın,

bu söylenceler güncesinde;

bağ bozumundan hemen sonra

ida zambak kapısında bekliyoruz:


tanen burukluğu dilinizle!




5


BÜYÜLÜ BEKLEMELER


homeros’un iliada’yı

yazdığı kayanın üzerine serdik

üç bin yıllık papirüsümüzü


biliyoruz aradığımız sedef parıltısı

teknelerin kıyılara gönderdiği

köpüklü dalgalarla sürüklenecektir


işte yanı başımızda denize karışan

yaz ırmağı tanıklık ediyor

umutla uzaklara bakışımıza:


“siz bir söylenceyi seçtiniz ey şairler,

gökyüzüne tutunmak yerine

kucaklamak yerine yıldızları!


sevdiklerinizin yüzüydü sonsuzluk,

avuçlarınızda kayan çakıllarda

bir ırmağın akışı gizliydi


beklemek iyidir hep böyle yan yana

karşı kıyıdan yansıyacak

aşkla dokunmuş tülünü şiirin.”




6


AŞKIN IRMAK HALİ




ırmak halinizle sevdim sizi
mavi çakıllı ıssız kıyılarınızla,
kırılgan hayıtların arasında
uzanışınızla…öyle tutkulu.


lavantalı yolların bitiştiği
kemerli köprülerinizle sevdim,
beni doğuran güzelliğinizdi
ıslak otların büyülü kucağına.


kekre sözcükler sürdünüz
dilime, geceleri rüzgârla öpüştükçe,
ege’nin tuzunu dudağıma…
beni benden önce gördünüz!


sonsuza gidenlerin
size bıraktığı onurlu aydınlıktı
yüzünüzde yansıyan parıltı;
o halinizle sevdim sizi






7


SAVRULAN OTLAR


kuşlar da dönebilir

bunca hüzünden sonra

ılgınlar çoktan unutmuş olmalı

ıslak kanatların sesini

aşkın tanımını gizleyen

eskil bir köprüde


kendi söylencesini
yazıyor yaz ırmağı şimdi

tutkulu akışıyla

yüzünü bile göremeden

ay karanlığında bürümcüğünü

soyunan söğütlerin!


hangi karşı koymalardan

kaldığını alnına vuran serinliğin,

ıssızlıklar yolunun

hangi karanlıktan geldiğini

bilerek atıldığı yangınları

anlatıyor defne yaprağına


o büyülü serüven dünyası

kuşatarak sürüp geliyor sesinde;

bir çocuğun sokuluşuna

dönüşmesi bundandır gecenin,

kuşların dönecek olması,

yaz sonunda savrulan otlarla!






8


YÜZLEŞMELER


daha yürüyebilirdik sizinle;

göklerle yüzleşmeye

bıraktınız beni


yollarda yapayalnız,

ne söylesem anlaşılmaz oluyor

gelincikler giriyor araya


siz yoksanız

ırmaklar unutuyor

kendi kimliğini… siz yoksanız


onlar için

bulduğumuz gizli yolu

kuşlar da unutacaktır


kuşkusuz zakkumlar

yaza doğru lavantalarla

barışı bozacaktır




daha yürüyebilirdik sizinle:

beni ırmaklarla

yüzleşmeye bıraktınız






9


SONA DOĞRU


siz varsınız sonunda yolumun

kırılgan dalınız uzanıyor önüm sıra

sanki zaman hep günbatımını gösteriyor

bir gülün dönüşümünü sevgiliye


erguvanlar vakitsiz açıyor

ida otları boylanıyor patikalarda

yenildiğim yaz ırmağı unutmuş görünüyor

olup bitenleri, ayaklarıma değiyor usulca


soluğum yok artık, sızan bedenimdir

sakız otlarından söylencemize

ne büyük aşk ne de büyülü şiir; anlıyoruz ki

iki elin dokunuşudur sonsuzluk


siz varsınız sizinle başlayan yolumun sonunda

21.07.2010/zeus altarı