PERİHAN BAYKAL
TAŞ USTASININ EBRU’li GÜNLÜKLERİ*
sabah kızıllığına karışayım
yosunlu taş sunaklarda;
kendi putumu taşıyayım,
boynumda gümüşü parıldasın
yaşamış olmanın aşkı…**
Ne görkemli bir sanattır ebru! Ne güzeldir, doğanın bağrındaki o gizil ve gizemli kudret! Sonsuzca çeşitlenmek, dalgalanmak, hârelenmek; her damlada yeni biçimler almak. Durmaksızın devinen doğa gibi, elementleri sınırlı ama büründüğü formlar sonsuz. Ebru! Çokça ustalık ama ille rastlantı. Şiir nasıl planlı programlı bir şey değilse, kalemi eline almadan önce, belli belirsiz, tıpkı bir nemf gibi uçucu imgelerin dışında, bilmiyorsa şair ortaya çıkacak sonucu; ebru ustası da bilmez, yapıp bitirmeden, nasıl bir renk cümbüşünün çıkacağını ortaya. O güzel şaşkınlık, yazan-yapan kendi değilmişçe, o hayran bakış! Olmazsa olmazı, büyülü çekiciliği şiirin ve ebrunun.
Ve işte Eylül Ebruları! Şair de tıpkı bir ebru ustası gibi, kaleminin ucundan renkler damlatmış, damıtırca, şiirin o her dem ılık döl suyuna ve bu güzelim lirikler doğmuş, yaprak yaprak. Her bir damarında yaşamın özsuyunun nefes alıp verdiği.
Hep derim: Ahmet Uysal şiirinin bir coğrafyası vardır. Dün’ü ve yarın’ı bağrında bütünleştiren, yekvücut kılan; hep ‘an’ı yaşayan, zamansız bir coğrafya. Hissedersiniz, dışa dönüktür, hep dışarıdan bir yerlerden eser şiirinin rüzgârı. Ege kokar, zeytin kokar, defne yaprağı ve kekik kokar onun şiirleri. “Yaşadığı yere benzer.” Okurken hep bir su tadı dilinizde, aroması bazen deniz tuzu, bazen yalbırdayan köpüğü “sutüven”in. Açıktır, dupduru bir aynaya bakar gibi bakarsınız onun imgelerine. Hep hayata ve insana dönüktür yüzü. Kendiliğinden ve sentetiklikten tümüyle uzak.
Rilke “iyi şiir, okurken kalp atışlarınızı hızlandıran ya da yavaşlatan şiirdir” der. Ahmet Uysal şiirlerini okurken, kıyısı söğütlü, dibindeki ipil ipil, rengarenk çakılları görünen bir su başında durmuşsunuz da, suyun o şırıl şırıl akan sesini dinliyormuş gibi olursunuz ve yavaşlar kalp atışlarınız. Öfkesiz ve dingin. İrkiltip şaşırtmaz sizi. Sevdiği sözcükler vardır. Alır o sözcükleri, dilinde bir damak ustası gibi zevkle gezdirir; okşar; dalından koparmaya kıyamadan koklar gibi bir çiçeği. Uzaklıkları sever. Doğanın cömertçe sunduğu, insanoğlunun kıyasıya harcadığı güzelliklere o şefkatle ve saygıyla dokunur. İncecik selamlar gibi sevilen bir yolcuyu, bir sepet yolluk sunar gibi; üzümlü, incirli, çökelekli.
Tanrıları, ama en çok tanrıçaları vardır. “Ege kumsalında parıldayan” çakıltaşlarına benzer dostları, dostlukları. Onlara yazar şiirlerini, onlardan feyz alır. Şiirin sofrasına hiç yalnız oturmaz, ille omuzbaşında bir sıcak nefes olsun ister; paylaşmayı sever. Bütün mevsimlere, yılın on iki çeneğine de uygun sözceleri vardır, ayırmadan ve incelikle sever hepsini ama ille güz! En çok güz’e, o “şarabi eşkıya”ya yazar güzellemelerini. Yaz ırmaklarının düştüğünde debisi, şarabi güz dostluklarına usulca aralar kapısını. “Ev yapımı şarapla kalamar” hep yamacında. “Sözcükler alır, sözcükler verir.”
Aşk vardır şiirlerinde. Naif ve eflatuni. Yazması oyalı türküler, sevgiliye “siz” diye seslenen şarkılar çalan bir radyo, işler durur yanıbaşınızda bu şiirleri okurken. Uyaklarında ve koyaklarında bindallı dağ etekleri, büyülü uzaklıklar. Bir bakarsınız dağ olur o erişilmez sevgili, bir bakarsınız nehir; bir şiirinde çalı/yaz/kuşu, bir diğerinde güz patikası. Doğa nerde biter, sevgili nerde başlar, belirsiz. Panteist bir coşkuyla, bir bahar ayini edasıyla yazar çoğu kez. Aşk ki bencillikle bağdaşmayan duyguların başında gelir, yücelten, aşkınlaştıran, hatta ki ondadır bayrak; bilinir. Tutmaz avcunda çırpınan kuşu, savurur göğe masmavi ve yine sarınır ipek bürümcüğüne kelebek kozasının, yeni bir şiire değin. Bilir çün: Şiir bir “kızılca halvet çilehanesi”dir.
Yalın şiirin, az sözcükle çok şey söylemenin ustasıdır ya, Homeros’un yaşadığı topraklarda yaşıyor olmasından mıdır, kokladığı kadim havadan mıdır nedir bilinmez; göreceksiniz Eylül Ebruları’nı okurken; “ırmak şiir”e, destansı bir söyleyişe de alabildiğine yakındır kalemi. Taş Ustası’nın günlüğüyle savrulurken öte zamanlara, zamansızlıklara, derinden derine hissedersiniz: Vakitsiz gelmiş, taşın-çiçeğin, kuşun-kurdun kardeş olduğu kadim zamanları, o altın çağları özler gibidir.
“Dünya güzeldir ama bir şairin gözüyle daha da güzeldir” demiş Goethe. Eylül Ebruları’nı, bu, suyun iki yakası arasına zeytin dallarından köprüler döşeyen, doğa denli yalın şiirleri okuyun ve dünyanız daha da güzelleşsin. Aşkların erişilmez güzelliğinden bir gül, usulca değsin yanağınıza.
Kuşların ayak izine
Basarak bulunur orada,
Şairin son adresi.***
Şiir ola!
*Eylül Ebruları, Ahmet Uysal, Mühür Kitaplığı
** Aşkın Gümüşü, Eylül Ebruları, S.35
***Şairin Son Adresi, Eylül Ebruları, S.71
(Şehir, Mart 2010)
22 Ekim 2010 Cuma
18 Ekim 2010 Pazartesi
HADE BE İDA
bunca güvendiğim troya rüzgârı
neylersin bir gecede kırıştırdı yüzümü
aynı yaşa geldik bahçemdeki
homeros’tan kalma zeytin ağacıyla
ben ki aşka güvenirdim doğrusu
kalbime büyülü sözler pompalayan :
her sabah yeni bir şiirle uyanırdım
içimde ılık kumsallar uzanırdı
yaz ırmağına güvenirdim dahası
onun harika mavi çakıllarına
her gün kırk şiir yazardım tutkulu
hayıtların arasında hayallerimle
gerçeği söylersem ey sevgili ida
en çok otlarına güvenirdim senin
sendin ömrümün söylenceler sunağı
tanrımdın, kuşların olurdu benimle:
hade be ida, sen de beni korumadın!
ahmet uysal/18 ekim 2010
bunca güvendiğim troya rüzgârı
neylersin bir gecede kırıştırdı yüzümü
aynı yaşa geldik bahçemdeki
homeros’tan kalma zeytin ağacıyla
ben ki aşka güvenirdim doğrusu
kalbime büyülü sözler pompalayan :
her sabah yeni bir şiirle uyanırdım
içimde ılık kumsallar uzanırdı
yaz ırmağına güvenirdim dahası
onun harika mavi çakıllarına
her gün kırk şiir yazardım tutkulu
hayıtların arasında hayallerimle
gerçeği söylersem ey sevgili ida
en çok otlarına güvenirdim senin
sendin ömrümün söylenceler sunağı
tanrımdın, kuşların olurdu benimle:
hade be ida, sen de beni korumadın!
ahmet uysal/18 ekim 2010
17 Ekim 2010 Pazar
eylülde söylenen şiirler
AŞK YOKSA
şiir bedenle söylense de
şairin ruhudur onu yazan
karanlık çağların başlangıcıdır
kuşkusuz iki kalbin birlikte kararması
okşamak geçmiyorsa içinizden
bir sokak kedisini, eyvah derim
sözgelimi güllere yağan yağmur
ıslatmıyorsa dudağınızı:
şiir asla geri dönmeyecektir!
EYLÜL RÜZGÂRI
eylülü de sürükler bu rüzgâr:
nasıl bulunur bilinmese de
ham ipeğin ucu; kırgın bir kalp için
upuzun bürümcükler örmeli
masal ülkesinden
belki ılık bir sözcük
unutulmuştur kapı arkasında
mavi şehirler arasına okyanuslar girebilir
ama kıyıda bir denizyıldızı
bırakarak!
GÜZ İÇİN ÜÇLÜKLER
güz dediğiniz uzak
kadınlarla gelir; dudakları,
sağanak yağmurludur.
*
şiirin gizli bahçesi bozulursa,
güz ortasında olsun
derim şairin ölümü.
*
eski güzlere de bakmalı
eskide kalan yeni için;
siz keder mi diyorsunuz buna!
*
şiirime son nokta konulduğunda
‘balkanlar üzerinden gelen
güz yağmurunda’ arayın beni!
ahmet uysal/
şiir bedenle söylense de
şairin ruhudur onu yazan
karanlık çağların başlangıcıdır
kuşkusuz iki kalbin birlikte kararması
okşamak geçmiyorsa içinizden
bir sokak kedisini, eyvah derim
sözgelimi güllere yağan yağmur
ıslatmıyorsa dudağınızı:
şiir asla geri dönmeyecektir!
EYLÜL RÜZGÂRI
eylülü de sürükler bu rüzgâr:
nasıl bulunur bilinmese de
ham ipeğin ucu; kırgın bir kalp için
upuzun bürümcükler örmeli
masal ülkesinden
belki ılık bir sözcük
unutulmuştur kapı arkasında
mavi şehirler arasına okyanuslar girebilir
ama kıyıda bir denizyıldızı
bırakarak!
GÜZ İÇİN ÜÇLÜKLER
güz dediğiniz uzak
kadınlarla gelir; dudakları,
sağanak yağmurludur.
*
şiirin gizli bahçesi bozulursa,
güz ortasında olsun
derim şairin ölümü.
*
eski güzlere de bakmalı
eskide kalan yeni için;
siz keder mi diyorsunuz buna!
*
şiirime son nokta konulduğunda
‘balkanlar üzerinden gelen
güz yağmurunda’ arayın beni!
ahmet uysal/
14 Ekim 2010 Perşembe
eksiltili günler
EKSİLTİLİ GÜNLER
'şimdi nasıl koysam yerine
kırılan dalı örselenen çiçeği'
a.u
eksiltili günlere dipnot
düşüyor isketenin güz dönüşü
ak zakkumlu troya toprağı
son söylencemizi kutsuyor
çok eski ayazmalarda
hüzünlü sözcükler yerine
suskunluğu örtünüyoruz
avucumuza üç damla su
bırakıyor sonsuzu sürükleyen gece
rüzgârın izinden yürüyoruz
dokun bana dokun unutulmasın
geçip gidişimiz bir köpükten
zamanın kendini yok saydığı
ırmağın öte kıyısı sarabilir ancak
kanayan yanını yenilgilerin
solgun gelincikler bir daha
hangi yazlarda uzanır gökyüzüne
hangi ıssızlığın kıyısına tutunur
elimizden kayan o güzel çocuklar
ayrı kaldıkça yaklaşıyor bize
yüzü belirsiz yansımalar dinle sesini
örselenmiş bedenimizle ekleniyor
toprağını arayan o kırık dal!
30.08.2010/zeus altarı
ahmet uysal
'şimdi nasıl koysam yerine
kırılan dalı örselenen çiçeği'
a.u
eksiltili günlere dipnot
düşüyor isketenin güz dönüşü
ak zakkumlu troya toprağı
son söylencemizi kutsuyor
çok eski ayazmalarda
hüzünlü sözcükler yerine
suskunluğu örtünüyoruz
avucumuza üç damla su
bırakıyor sonsuzu sürükleyen gece
rüzgârın izinden yürüyoruz
dokun bana dokun unutulmasın
geçip gidişimiz bir köpükten
zamanın kendini yok saydığı
ırmağın öte kıyısı sarabilir ancak
kanayan yanını yenilgilerin
solgun gelincikler bir daha
hangi yazlarda uzanır gökyüzüne
hangi ıssızlığın kıyısına tutunur
elimizden kayan o güzel çocuklar
ayrı kaldıkça yaklaşıyor bize
yüzü belirsiz yansımalar dinle sesini
örselenmiş bedenimizle ekleniyor
toprağını arayan o kırık dal!
30.08.2010/zeus altarı
ahmet uysal
9 Ekim 2010 Cumartesi
sunaklar
SUSMALAR SUNAĞINDA
ey sığındığım yeryüzü,
güvendiğim gökyüzü ey!
siz beni korusaydınız:
şiirim esrik de olsa kendini
dağıtmazdı, sokak ağzında
sizinle buluştuğumuz geceler.
Midilli’nin kuz/alnacında
buzul katmanları giremezdi
bitişen iki sözcüğün arasına.
yangından kurtardığımız
tutku gülü, haziran ortasında
üşüyüp durmazdı böyle.
siz beni korusaydınız ey,
düş/boyu uzanırdı geceleri
ırmak buğulu kumsalınız.
tenimde yağmuruyla ida’nın
sonsuzluğa sürüklerdiniz
giz/büyüsü içinde aşkımı!
ey gökyüzüm, ey yeryüzüm,
siz beni dağ/lı dilimle
susmalar sunağına attınız!
30.05.2010/ahmet uysal
ey sığındığım yeryüzü,
güvendiğim gökyüzü ey!
siz beni korusaydınız:
şiirim esrik de olsa kendini
dağıtmazdı, sokak ağzında
sizinle buluştuğumuz geceler.
Midilli’nin kuz/alnacında
buzul katmanları giremezdi
bitişen iki sözcüğün arasına.
yangından kurtardığımız
tutku gülü, haziran ortasında
üşüyüp durmazdı böyle.
siz beni korusaydınız ey,
düş/boyu uzanırdı geceleri
ırmak buğulu kumsalınız.
tenimde yağmuruyla ida’nın
sonsuzluğa sürüklerdiniz
giz/büyüsü içinde aşkımı!
ey gökyüzüm, ey yeryüzüm,
siz beni dağ/lı dilimle
susmalar sunağına attınız!
30.05.2010/ahmet uysal
5 Ekim 2010 Salı
uzakkere
UZAKKERE
balkanlar üzerinden gelen yağmur
yakınlığı olmalı sizinle aramızda
aynı anda vurulmalıyız topuğumuzdan
bir kuşun günbatımı kanadıyla
morkâküllü güz otları arasında
bizim için durmalıdır zaman
biliriz ki yan yanadır ıssız kırlarda
uzun saplı sonsuzluk gelinciklerimiz
eylül rüzgârı hep böyle kaldıkça
düşlerimizin yüksek ateşi sürecektir
şaravarmaz bağbozumundan sonra
uzakkere şarabımızla döneriz ida'ya
(Kapadokya'da son gün:5.10.2010)
şaravarmaz: ince kabuklu beyaz şaraplık
niğde/bor üzümü
ahmet uysal
balkanlar üzerinden gelen yağmur
yakınlığı olmalı sizinle aramızda
aynı anda vurulmalıyız topuğumuzdan
bir kuşun günbatımı kanadıyla
morkâküllü güz otları arasında
bizim için durmalıdır zaman
biliriz ki yan yanadır ıssız kırlarda
uzun saplı sonsuzluk gelinciklerimiz
eylül rüzgârı hep böyle kaldıkça
düşlerimizin yüksek ateşi sürecektir
şaravarmaz bağbozumundan sonra
uzakkere şarabımızla döneriz ida'ya
(Kapadokya'da son gün:5.10.2010)
şaravarmaz: ince kabuklu beyaz şaraplık
niğde/bor üzümü
ahmet uysal
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)