22 Aralık 2010 Çarşamba

iskete

İSKETE


Sabah beşe kurduğum saatin çalmamasıyla uyanamadım. Saat altıya doğru panikle uyandığımda, 07.30’da İstanbul’a gidecek uçağa yetişmek için apar topar evden nasıl çıktığımı hatırlamıyorum. Geceden yani şiirden kalma bir halde yattığım için uyandığımda da yine yeni yazmaya koyulduğum şiire devam ediyordum. Dizeler birer şiirkuşu olmuş uçuşuyordu belleğimde.
Asansöre bindiğimde incecik bir hüzün taşıyan Nilüfer’in kavak yelleri şarkısı çalıyordu. Asansörden indiğimde her zamanki gibi asansörün karşısındaki posta kutularına gözüm ilişti. Çünkü her geçişimde posta kutusuna bakarım. Vaktimin de dar olduğunu düşünerek hızla posta kutusunu açıyordum ki yanıma hiç kitap almadan bir yolculuğa çıktığımı fark ettim. Tekrar yukarı çıkıp çıkmama kararsızlığı içerisinde posta kutusunu hızla karıştırırken, sonbahar güzelliğiyle sarılmış, sarı bir zarfı açtığımda, içerinde “şiirtüven” kitabını gördüm.

“adresini sorduğun gülü,
kim sevebilir ki dostum
iki umutsuz şairden başka!”


Önce yolculuğu kurtarmıştım. Çünkü son on yıldır çantamda kitap olmaksızın, evden dışarı adımımı atmamışımdır. Ahmet Uysal’ın İda esintili, kılcallarını aşkla beslediği “şiirtüven” imdadıma yetişmişti. Uzundur merak ettiğim kitap elimdeydi ve en önemlisi de sabahın o saatinde yine şiirle buluşmuştum. Yani şiir bulmuştu beni.


Şiirin güzelliği de bu belki. Hiç beklemediğiniz zamanlarda sizi karşılaması. Bir otobüs terminaline yalnız başına ineceğini ve koca bir şehirde nasıl da kaybolmadan barınabileceğini düşünürken, bir bekleyeninin olması gibi… Ansızın bir şiirin kalbe girmesi gibi… Sen hiç bilmesen de bir özleyeninin olması gibi… Bir kadının iliklerine kadar sevilmesi gibi… Aşağıda okurken içerisinde bulunmamak üzere kaybolacağınız dizeler gibi:


“soyun çekinme çırılçıplak
çıplak olmalı deniz dediğin”


Uçakta İstanbul’a varana kadar kitabın bir kısmını okudum. Şöyle diyordu Ahmet Uysal:


“görmeyen kalmadı, yadsıma:
her gece kumsalda, göğsüne
ay ışığı sürdüğünü.”


Aşkın enine boyuna işlendiği imgenin zirve yaptığı kitaptaki şu dizelerde oldukça çarpıcı:


“beni yama iki çenek
güz yerine ipekli
iki evcikli
siyah sütyenine


Akşam Ankara’ya dönüşte aynı kitabın heyecanıyla yolun nasıl geçtiğini anlamadım. Ahmet Uysal şiiri, okuyanının içine çekmesini ve okudukça akmasını biliyordu. Kolay okunan ancak içeriği derin dizeler toplamıydı. Zaten bir şiirin en önemli özelliği de insana çabuk geçmesi değil midir?


“dağ en geniş ve en yalnız eteğini
serdi yalnızlık avluma”


Şiirleri tamamladığımda, hala İda esintisi aralıyordu gömleğimin düğmelerini, göğsümün ateşini biraz olsun söndürmek için. Kendi kendime daha bir yalnızlaştım bende. Bir kadın kalbime serdiği eteğini toplayıp gitmişti çoktan. Acılarım sıra dağlar halini almıştı. Kendi başına ne yapamayacağını sorgulamaktaydılar.


Ben bir iskete kuşu, uçağın içinde kendimi arıyordum. Pır pır “şiirtüven” ezgileri içinde, kapalı bir mekanda açıklığıma uçuyordum.

MUSTAFA ERGİN KILIÇ
19 KASIM 2006

0 yorum: