23 Mayıs 2010 Pazar





MUAZZEZ ABLA

mahzun ve uluer’in
mualla’sı varsa…


yıllar da geçse,
gözümün önünden gitmiyor
o vesikalık görünüm:
upuzun saçların döküldüğü,
yüzünüzün yangını

aklımdan geçirmezdim
benden yaşça büyük olduğunuzu;
asma yaprağı toplamaktan
iki büklüm bağlar arasında,
basma entarinizle
arka bahçede sabırsız,
görünmenizi beklerdim

ne güzel, gelin demekmiş gediz:
söylenceler bu yüzden
sizi çağrıştırıyor muazzez abla!
eski manisa’nın tozlu yollarını,
tek katlı bahçeli evlere
çıkan istasyon altını,
nasıl unuturum!

gece yarısı karanlıkta usulca
peri kızı kılığında
yıkık duvarlar arasından
süzülerek gelirdiniz:
fısıltılı masallarla uyutmaya,
nif çayında boğulmaktan
kurtardığınız çocuğu.

sizi çok sevdim;
bilmeden “fahriye abla” olduğunuzu
sevgili muazzez abla!

ahmet uysal

18 Mayıs 2010 Salı

gül çürüğü günlerin şiirleri


1
SİZİN UZAKLIĞINIZ

sizin uzaklığınız
derin bir vadiye inmektir.

güzeldir yaz imgeleriyle
donattığınız upuzun geceler.

uzaklığınızı yorumlamak,
güzeldir bütün uzaklıklardan.

uzaklığa bürünürsünüz bilirim,
eliniz elimdeyken de.

sizin uzaklığınız,
kalbinizin yakınlığıdır kalbime.

2


AH SİZİN ELLERİNİZ

ah sizin elleriniz
sevgiyi en iyi onlar anlatırdı.

bütün resimlerde
elleriniz olurdu, upuzun.

gözlerden daha önce gelirdi
bir kadının elleri.

daha önce gelirdi
dokunuşu ıslak dudaklardan.

bilmezsiniz, adınızdan da
önce sevdim ellerinizi.

anladım ki:
kalbiniz, ellerinizmiş sizin.



4

AKAN SUYU UNUTALIM MI

akan suyu unutalım mı
sarı çiçeklerin bürüdüğü.

bana gelmeyi düşündüğünüz
lavanta kokulu yolu.

unutalım mı kum olacağımızı
bin yıl sonra kumsallarda.

dediler ki şarabın kekre
tadı unutturacak her şeyi.

ah, akan suyu unutalım mı
gül düşürdüğümüz köprüde



6
SİZDEN BANA KALAN

yaprağın suya değmesidir
sizden bana kalan zaman,

işte tozlu yolun sonundayım,
uzaklığınız duruyor aramızda.

biri dönmeden öteki gidiyor
birlikte beklediğimiz kuşların.

şiir eskiyor, yanılsamadır söz,
unutuluyor dil/izim dudağınızda.

dünya buğusuydu yüzünüzden
bedenime savrulan sonsuzluk;

nasıl korusam, kalbinizden
avuçlarıma bıraktığınız ışığı;

sizden bana kalan zaman,
suya değen yanıdır yaprağın.


Ahmet Uysal/ eylül 09

7 Mayıs 2010 Cuma

ida güncesi


KÜÇÜKKUYULU ÇİNGENEM, YAZ TANRIÇAMDIR

Ah, ne güzel ezgiler söylüyor güzel çingenem, ırmak kıyısında, hatmiler, lavantalar arasında! Onu gördüm, göçebe kanım kaynadı, coştu, sürüp geldim, göçü Mıhlı ırmağının büküne yıktım, bu tanrılar otağına. O benim yaz tanrıçamdır. Gargara’ya taşınmasına Zeus izin vermiştir. “Ege’nin mavisi ile İda’nın yeşili arasında öyle bir yer vardır ki; orada keskin kekik kokuluları ve lezzetli zeytin çeşitleri ile yaptığım kahvaltının tadını hiçbir yerde bulamadım. İşte orası Gargara’dır.” Homeros’un diliyle işte böyle konuşuyor Zeus. Gelincikleri okşamak iyi geliyor hasarlı kalbime. Bana uzak kalan dostluk elini taşıyor, sözcükleri yakın ediyor, tanrıçam sepetini şiirle örüyor. Çalıyazkuşum da çıkıp geliyor hayıtlar arasından. Çiçekli bir badem dalına konuyor. Onu hep sevdim ben. Ne büyülü bir sevgi bu, ırmağa dönüşen, rüzgâra bürünen, sonsuza sürüklenen…

ah, dokunur ilkyaz sonlarında
söylenen çingene ezgileri;
kırların kokusu karışır
sakız otlarından damlayan süte.

ot kokuyor yeni öpülmüş ağzı,
kır zambakları açılıyor göğsünde
eteklerinden patikalar geçiyor, yine
göçe hazırlanıyor çingene yazı.

Ansızın önüme çıkıyor Troya köprüsü. Elimdeki gülü düşürdüğüm incelikler yapıtı. Eskil dönemlerde kimler geçmiştir üzerinden. Orada kalmak ve yok olmak istiyorum. Tanrıçama sunmaya al bir gül arıyorum. Sarı, mor, pembe güller arasında dolaşıyorum. Kırmızı gülü tomurcuklarından tanıyorum. Mevsim daha çok erken, haziran güneşi vurmadan açmaz onun minicik tomurcukları. Kalbimi batırmalıyım dikenlerine ki hemen açsınlar; öyle de yapıyorum; gül bir yandan kanıyor, kalbim bir yandan. Şiirim bu kanamadan doğuyor. Kırmızı bir gülü tutkuyla sevenlerin kan kaybı süreğendir. Büyük aşktır belki de bu kanamanın adı.
7.05.010/

5 Mayıs 2010 Çarşamba

troyalı helena'ya şiirler


TROYALI HELENA’YA VEDA/8




yıkılmadan önceydi Troya

köprüsü, tahta atımla geçtiğimde

yaz ırmağına gül düşürdüğüm günlerdi

upuzun olurdu sevdiğimle aşkın ömrü

söylencemizi Assos taşına yazardım

eteklerimizde Tenedos rüzgârı

Sapho’dan şiirler okurdum geceleri

yaz yağmurları eklenirdi haziranda

gözlerinin gece güzelliğine senin

uzaklaşmak istesem ellerinden

aramıza uzun saplı gelincikler girerdi

ay ışığı su yolu uzatırdı lesbos’a

seni öperken yeryüzünü öperdim

mavi çiçekli otlardı sende okşadığım

gün gelir umutsuzluk kaplardı fırtınalı

köpük içinde ürkünç deniz yönünü

sen elini uzatınca kırmızı mor

güller açardı kar altında gürültüyle

bilirdin ki eski bir yoldum ben

sarı dikenli otlar arasından gelirdim

hüzünlü ezgiler söylediğinde

yenildiğim düzlükte yeniden başlardım

aşk şiirlerine, eski umut ezgilerine

sana akardı zaman bir daha bir daha

yalnızca sen olurdun zamanın kalbi

önüne şiirin büyük atlasını sererdim

nehirler akardı dizelerimden

beni gizemli sözcüklerle sorgulardın

Sapho’dan söz ettiğimde dalgınlıkla

ne ölüm ne ayrılık gelirdi aklımıza

ne veda kokusu çiçeklerin çığlığında

sonsuz aşka uzanırdı bütün dallar

isterdik ki aşkın kızgın kül bulutları

kaplasın bedenlerimizi bir anda

gözlerimizi iki zambak yaprağı…

 veda sözlerine şimdi dilim varmıyor!


Ahmet Uysal