28 Temmuz 2010 Çarşamba

yenilmiş ozanlar sözlüğü





‘haziran yağmuru’


haziran yağmuru

yağsın isterdim

aramıza

yüzünüzden süzülen damlalar

usulca ellerime aksın

aksın






kuzeyli fırtınalar


savursun isterdim


aralık solarına doğru


patikalara


savursun


bütün zamanları






yenilmiş ozanlar için


mavi çakıllı


yaz ırmakları var mıydı


nerede şimdi


varsa da






son harfi de


uçup gitmek üzere


söylencemizin

27 Temmuz 2010 Salı

hazar sözlüğü/2





DÜŞ AVCILARI (*)


düş avcılarının

günlükleri oluşturur

hazar sözlüğünü.


ağlamak duadır hazar’da,

tanrıya aittir çünkü

gözyaşları.


adını taşır,

yedi çeşit tuzlu yemeğin

hazar harfleri.


tuzunu yitiren hazarlı

yitirmiş sayılır

uykusunu da.


gerçeğin içinden

bakmasını bileler,

görürler sonsuzu.


yalanın içinden

bakmayı seçense, göremez

parmağını bile.

(*)Hazar Sözlüğü, Milorat Paviç, Agate y. 2001

ahmet uysal

ileti günlükleri

İleti günlüğü/2



ıssızlıklar harfini


bende unuttunuz


tozlu yoluma eklenen


uzaklığınızı


unuttunuz






sapho şiirleri


okuduğumuz kumsallarda


yan yana gelmeyecek


bir daha


sözcüklerimiz






yaz yağmurunu


beklediğimiz


ırmak ağzına


martılar da


dönmeyi unutacak






elinizden


düşürdüğünüz gülü


yüzyılın yangınları


ortasında


unuttunuz


ahmet uysal


28.07.2010

26 Temmuz 2010 Pazartesi

söylenceler güncesi



1


MASALLAR IRMAĞI


durgun akan ırmaktık,

yosunlu çakılların arasında,

mavi çiçekli hayıtlar

donatırdı kumsalımızı;

ıslak kuğular havalanırdı

sığlaşan kıyılarımızdan,

geceleri suskun söğütler

uzak masallar söylerdi.






sözcükler toplardık yalın,

yol kıyısında boy sürmüş

uzun boylu hatmilerden,

dudağımız mora keserdi.

erguvan yazlar sızardı

sakız otlarına dallardan,

orada bir şiirin uzun sürecek

kum altı kazısına başlardık.






2


SAKIZ KOKUSU


duvarlar yıkılmadan önceydi

çoktan yazılmıştı yanılgımız

dağ eteğinde yapayalnızdık.

uzaklığımız, iki ıslak dudağın

buğulu aralığında gizliydi;

sonsuzu bekleyen evvel zamanın

gizleriydik yeryüzüne sunduğu.






köprülerde vakitler tükettik,

sapho’nun eressos’tan dönmesini

düşlerken: ege’nin kumu omzunda

dudağında sakız kokusuyla,

deniz yolundan getirecektir

kuşkumuz yok, göğsüne takıp

“gül parmaklı ida şafağı”nı.





3


FÜSUN ABLA’YA YAKIM


kirazların gülümsediği günlerdi

tutkulu kuşlarla gelirdi yaz

kız çocuğumun gözlerine,

parıltısı düşerdi ırmağımın,

ona aşkla yaşama yolları

sezdiren şiirler söylerdim.
bil ki: füsun abla’dan kalan

güzelliği korumaktır yeryüzü

belki de gidenlerin yansımasıdır

maviliklerin sonsuza bıraktığı.






size bir giz de ben vereyim:

uzun saplı iki orman gelinciği

yan yana tutar sizinle kalbimi,

yedi rengi onlarla geçerim

yağmurlu bulutların altından:


söylenceler güncesi yazmaya!




4


DAVET


tanen burukluğu dilimizde

simgeler bulmaya durduk

bizden kalacak söylencelere:

İda eteğinde mayaladığımız

lesboslu sapho rüzgârı’ ydı

küplerde köpüklenen ilk ürün.


güllerin rengini aldık

troyalı helena’nın dudağından;

küf kokulu mantarlarımızla

kalbimizde yıllansın içindi

bize sunduğu sonsuzluk.


siren kayalığının oralarda

beş kapılı bir limandan

foça/karasıyla dolu amforalar

yüklüyordu teknelere hüseyin,

kozbeyli’nin o güzel ozanı;

muazzez ilmiye şarabı’yla esrik.


davetimiz birlikte olmayadır

bütün sevdiklerimizle yap/yalın,

bu söylenceler güncesinde;

bağ bozumundan hemen sonra

ida zambak kapısında bekliyoruz:


tanen burukluğu dilinizle!




5


BÜYÜLÜ BEKLEMELER


homeros’un iliada’yı

yazdığı kayanın üzerine serdik

üç bin yıllık papirüsümüzü


biliyoruz aradığımız sedef parıltısı

teknelerin kıyılara gönderdiği

köpüklü dalgalarla sürüklenecektir


işte yanı başımızda denize karışan

yaz ırmağı tanıklık ediyor

umutla uzaklara bakışımıza:


“siz bir söylenceyi seçtiniz ey şairler,

gökyüzüne tutunmak yerine

kucaklamak yerine yıldızları!


sevdiklerinizin yüzüydü sonsuzluk,

avuçlarınızda kayan çakıllarda

bir ırmağın akışı gizliydi


beklemek iyidir hep böyle yan yana

karşı kıyıdan yansıyacak

aşkla dokunmuş tülünü şiirin.”




6


AŞKIN IRMAK HALİ




ırmak halinizle sevdim sizi
mavi çakıllı ıssız kıyılarınızla,
kırılgan hayıtların arasında
uzanışınızla…öyle tutkulu.


lavantalı yolların bitiştiği
kemerli köprülerinizle sevdim,
beni doğuran güzelliğinizdi
ıslak otların büyülü kucağına.


kekre sözcükler sürdünüz
dilime, geceleri rüzgârla öpüştükçe,
ege’nin tuzunu dudağıma…
beni benden önce gördünüz!


sonsuza gidenlerin
size bıraktığı onurlu aydınlıktı
yüzünüzde yansıyan parıltı;
o halinizle sevdim sizi






7


SAVRULAN OTLAR


kuşlar da dönebilir

bunca hüzünden sonra

ılgınlar çoktan unutmuş olmalı

ıslak kanatların sesini

aşkın tanımını gizleyen

eskil bir köprüde


kendi söylencesini
yazıyor yaz ırmağı şimdi

tutkulu akışıyla

yüzünü bile göremeden

ay karanlığında bürümcüğünü

soyunan söğütlerin!


hangi karşı koymalardan

kaldığını alnına vuran serinliğin,

ıssızlıklar yolunun

hangi karanlıktan geldiğini

bilerek atıldığı yangınları

anlatıyor defne yaprağına


o büyülü serüven dünyası

kuşatarak sürüp geliyor sesinde;

bir çocuğun sokuluşuna

dönüşmesi bundandır gecenin,

kuşların dönecek olması,

yaz sonunda savrulan otlarla!






8


YÜZLEŞMELER


daha yürüyebilirdik sizinle;

göklerle yüzleşmeye

bıraktınız beni


yollarda yapayalnız,

ne söylesem anlaşılmaz oluyor

gelincikler giriyor araya


siz yoksanız

ırmaklar unutuyor

kendi kimliğini… siz yoksanız


onlar için

bulduğumuz gizli yolu

kuşlar da unutacaktır


kuşkusuz zakkumlar

yaza doğru lavantalarla

barışı bozacaktır




daha yürüyebilirdik sizinle:

beni ırmaklarla

yüzleşmeye bıraktınız






9


SONA DOĞRU


siz varsınız sonunda yolumun

kırılgan dalınız uzanıyor önüm sıra

sanki zaman hep günbatımını gösteriyor

bir gülün dönüşümünü sevgiliye


erguvanlar vakitsiz açıyor

ida otları boylanıyor patikalarda

yenildiğim yaz ırmağı unutmuş görünüyor

olup bitenleri, ayaklarıma değiyor usulca


soluğum yok artık, sızan bedenimdir

sakız otlarından söylencemize

ne büyük aşk ne de büyülü şiir; anlıyoruz ki

iki elin dokunuşudur sonsuzluk


siz varsınız sizinle başlayan yolumun sonunda

21.07.2010/zeus altarı

19 Temmuz 2010 Pazartesi

ida oğullarından renga



AYVALIK ŞİİR AKŞAMI İÇİN RENGA

ey yaz göçebeleri:


vaktidir şiire gidelim

göz altı evlerimizden


cunda rüzgârında

bir daha toplanalım


son gördüğümüz rüyaları

koyalım soframıza


yenilmişler ülkesinden

kimler gelir


onca yıkımdan

ne kalmıştır geriye


söz incinmiştir kuşkusuz

aşk sustukça


oradadır büyü

bürümcüğü


tuzu

ege köpüğünün!


              Ahmet Uysal


Güneşi denize düşürelim

mavisine kor bulaşsın

rüzgârla cilveleşen

bahar kokulu suyun


Başı solgun kızıl gül

iki göğüs arasında

uykuyu içsin gözleri

iç geçirsin bir çocuk

Şaşkın bir martı
tüneğini aranırken

dağın gölgesi insin

kıyıları öpen suya



Usul adımlarıyla

döne döne yerleşsin

sarı benizli ay

yıldızların arasına


Menevişli denizin

içinden yükseliveren

koca bir balina gibi

nazlıca salınsın Midilli


Sonsuzluğun sesiyle

aşk içre sarmaş dolaş

bir şimşek çakımı

serilsin önümüze

uzun bacaklı ömürlerimiz


                 Bülent GÜLDAL



Suyun estiği bilinir

rüzgârın köpüklendiği…


Tellerine değince şiirin

ne kadar söylence varsa İda’da

süzülür yamaçlarından zeytinleyin


Edremit’te tahta bir iskeleden

çözülür palamarı tirşe tarihin


Ayvalık saçlarını tarar Ege’nin aynasında

kadim taşlarından kayan ıslıkla


Cunda’da hoplayan bir balıktır zaman

aşkla sıçrar karşı kıyıya


Bir de çanlarına iyi bakılır dostlukların

gül tadında yaşamak için
                   ahmet günbaş

16 Temmuz 2010 Cuma

veda meselleri



VEDALAR DA GÜZELDİR




yağmurlu bir gökyüzüdür

yaşadıklarımız belki de



mavi bir şehrin bulutlarıdır

uzun süren rüyalar


her zaman dudak dudağa

yürümek gibi ırmaklarla



sonsuzluğu gizleyerek

bir yağmur meseline



ingeborg bachmann’dan paul celan’a:

“çiçeklerle dokun bana”



bense, zamanın kalbi şiirle
dokunuyorum güllerinize sizin

11 Temmuz 2010 Pazar

hep seveceksin demektir

HEP SEVECEKSİN DEMEKTİR






gizemli orman yolunda ,


ak çakılların üzerinde yalıncak,


yağmurun kuşatması seni;


o büyülü aşktan kalmıştır elbet,


gün ışığı halinde yeryüzüne.






eski sözler düşünüyorsan


yürüdüğünde çocuklarla birlikte,


bir kadın gülümsediğinde


kalbin yeni bir şiire uzanıyorsa,


öyle çok sevebilmiş olmanın


izi sürüyor demektir tininde.






ıssız bir sokakta, su köpüğünde


ıslak kanadında martıların


orada, parıltısında bir yıldızın,


sanki buğulara dönüşerek


önlenemeyen kum uykusunda…






dalgın belleğin hep duruyorsa


unuta unuta yaşadıklarında,


seslerden sıkılıyorsan karanlıkta


yağmurlu havalar arıyorsan:






hep seveceksin demektir onu!



ahmet uysal

8 Temmuz 2010 Perşembe

ida güncesi

Yine inanılmaz rüyalar görüyorum. Sargılar içinde yüzü belirsiz bir kadın. Elini uzatıyor bana, ama öyle uzak ki, tutmak istediğim parmakları boşlukta kalıyor. Ağlıyorum. Yaşlar savruluyor gökyüzüne. Uyanınca Füsun Akatlı’nın ölüm haberini alıyorum. Kederler içinde şöyle düşünüyorum: Neden haberleşmeyi unuturuz dostlarla! Tozlu yollardan ara sıra geçmeyi neden önemsemeyiz? Yakınlıklar kısa sürede buzullar arasına düşer mi? Sonunda kaçırdığımız davetlerin acısı mı kalacak bizden geriye? Her sabah bulutlara, yağmur damlasına, saçaklara konan kuşlara, uzaktan geçen gemilere gülümsemek, bir dizenin dudağınızı yakıp geçmesini duyumsamak…Ufacık güzelliklerden başka yaşam nedir ki! Ne oldu o sabahların getirdiği hazlara? Buğulu çay bardaklarıyla gelen görüntülere? Şiir mi bırakıp giden kalbimizi, biz mi onu terk ettik? (temmuzlar...temmuzlar)

7 Temmuz 2010 Çarşamba

hazar sözlüğü





 ATEH

rüzgârında ot biten

hazar’ın bir de ben girdim

kavimler kapısından.


başımı koydum hayallerle

‘gözyaşı yastığı’na

hazarlı bir kadının.


sözlüğün altın nüshasında

aradım ölümcül tümceyi:

‘kelam beden oldu’.


‘sıçrayıcı ateşe’

yakalandım ansızın

daha birinci sayfada.


yedi çeşit tuza banan,

parmaklarına dokundum sanki,

o güzel prenses Ateh’in.


tuz gibi

dağıtıyordu onun

hazar yüzünü yalnızlıklar.


bir aynada gördü Ateh,

göz kapaklarına yazılmış öldürücü

harfleri ve bu yüzden oldu ölümü.


(*) hazar sözlüğü, milarot paviç, agate yayıncılık, 2001.

ahmet uysal

1 Temmuz 2010 Perşembe

iki şiir iki gerçek



O TEMMUZLAR


Nereye gitsem karşıma çıkıyor ansızın
O temmuzlar, gözlerine benzeyen bir kızın


O temmuzlardı karanlığı sevdiren bana
Parlarken uzaklarda ışığı bir yıldızın


Otlarla, böceklerle uyuduğum günlerdi
Simgesiydim sonsuz bozkırlarda yalnızlığın


Şimdi unuttum bütün adları ve yüzleri
Yüreğimde yangınları kaldı temmuzların


Solumak, bir daha solumak o temmuzları
Güzelliğine vararak çok eski yazların


Ahmet Uysal/1990/Balıkesir

(Sularla, Yeni Biçem Yayınları, 1994;Bursa)


(Açıklama: “O Temmuzlar” başlıklı şiirim Madımak olayından


Çok önce yazılmıştı. Şairin öngörüsüne, düşlemine örnek


olabilir mi? Şiir ilk kez, Karşı Dergisinin “Sivası Unutma” özel


sayısında yayımlandı 1993)




YARIM KALDI SON SERÜVEN




Sen öyle düş içindeyken

Silindi suda sureti

Yarım kaldı son serüven

Döndü durdu rus ruleti


Söz eskidi su bulandı

Nasıl bulmalı yeniden

Ki birbirine karıştı

Bilinenle bilinmeyen




Sendin o yaz parıltısı

Yörüngesiz bir gezegen

Yalnız, umarsız, bulutsu

Karanlık sularda yüzen




Bitti mi o mahur faslı

Ay ışığında söylenen

Ateşin suyla dansıydı

Yarım kaldı son serüven


Ahmet Uysal

(Uzak Yazlarda, Düşlem Yayınları, 1998 Bursa)


(Açıklama: Şiirii Madımak olayından hemen sonra,


Metin Altıok için yazmıştım. Ne yazık ki


Kitapta ona adayış notu noksan kalmıştır. Bu gerçeği sırası


Gelmişken açıklamayı uygun buldum)