22 Ekim 2010 Cuma

taş ustasının ebruli günlükleri

PERİHAN BAYKAL

TAŞ USTASININ EBRU’li GÜNLÜKLERİ*

sabah kızıllığına karışayım

yosunlu taş sunaklarda;

kendi putumu taşıyayım,

boynumda gümüşü parıldasın

yaşamış olmanın aşkı…**

Ne görkemli bir sanattır ebru! Ne güzeldir, doğanın bağrındaki o gizil ve gizemli kudret! Sonsuzca çeşitlenmek, dalgalanmak, hârelenmek; her damlada yeni biçimler almak. Durmaksızın devinen doğa gibi, elementleri sınırlı ama büründüğü formlar sonsuz. Ebru! Çokça ustalık ama ille rastlantı. Şiir nasıl planlı programlı bir şey değilse, kalemi eline almadan önce, belli belirsiz, tıpkı bir nemf gibi uçucu imgelerin dışında, bilmiyorsa şair ortaya çıkacak sonucu; ebru ustası da bilmez, yapıp bitirmeden, nasıl bir renk cümbüşünün çıkacağını ortaya. O güzel şaşkınlık, yazan-yapan kendi değilmişçe, o hayran bakış! Olmazsa olmazı, büyülü çekiciliği şiirin ve ebrunun.

Ve işte Eylül Ebruları! Şair de tıpkı bir ebru ustası gibi, kaleminin ucundan renkler damlatmış, damıtırca, şiirin o her dem ılık döl suyuna ve bu güzelim lirikler doğmuş, yaprak yaprak. Her bir damarında yaşamın özsuyunun nefes alıp verdiği.

Hep derim: Ahmet Uysal şiirinin bir coğrafyası vardır. Dün’ü ve yarın’ı bağrında bütünleştiren, yekvücut kılan; hep ‘an’ı yaşayan, zamansız bir coğrafya. Hissedersiniz, dışa dönüktür, hep dışarıdan bir yerlerden eser şiirinin rüzgârı. Ege kokar, zeytin kokar, defne yaprağı ve kekik kokar onun şiirleri. “Yaşadığı yere benzer.” Okurken hep bir su tadı dilinizde, aroması bazen deniz tuzu, bazen yalbırdayan köpüğü “sutüven”in. Açıktır, dupduru bir aynaya bakar gibi bakarsınız onun imgelerine. Hep hayata ve insana dönüktür yüzü. Kendiliğinden ve sentetiklikten tümüyle uzak.

Rilke “iyi şiir, okurken kalp atışlarınızı hızlandıran ya da yavaşlatan şiirdir” der. Ahmet Uysal şiirlerini okurken, kıyısı söğütlü, dibindeki ipil ipil, rengarenk çakılları görünen bir su başında durmuşsunuz da, suyun o şırıl şırıl akan sesini dinliyormuş gibi olursunuz ve yavaşlar kalp atışlarınız. Öfkesiz ve dingin. İrkiltip şaşırtmaz sizi. Sevdiği sözcükler vardır. Alır o sözcükleri, dilinde bir damak ustası gibi zevkle gezdirir; okşar; dalından koparmaya kıyamadan koklar gibi bir çiçeği. Uzaklıkları sever. Doğanın cömertçe sunduğu, insanoğlunun kıyasıya harcadığı güzelliklere o şefkatle ve saygıyla dokunur. İncecik selamlar gibi sevilen bir yolcuyu, bir sepet yolluk sunar gibi; üzümlü, incirli, çökelekli.

Tanrıları, ama en çok tanrıçaları vardır. “Ege kumsalında parıldayan” çakıltaşlarına benzer dostları, dostlukları. Onlara yazar şiirlerini, onlardan feyz alır. Şiirin sofrasına hiç yalnız oturmaz, ille omuzbaşında bir sıcak nefes olsun ister; paylaşmayı sever. Bütün mevsimlere, yılın on iki çeneğine de uygun sözceleri vardır, ayırmadan ve incelikle sever hepsini ama ille güz! En çok güz’e, o “şarabi eşkıya”ya yazar güzellemelerini. Yaz ırmaklarının düştüğünde debisi, şarabi güz dostluklarına usulca aralar kapısını. “Ev yapımı şarapla kalamar” hep yamacında. “Sözcükler alır, sözcükler verir.”

Aşk vardır şiirlerinde. Naif ve eflatuni. Yazması oyalı türküler, sevgiliye “siz” diye seslenen şarkılar çalan bir radyo, işler durur yanıbaşınızda bu şiirleri okurken. Uyaklarında ve koyaklarında bindallı dağ etekleri, büyülü uzaklıklar. Bir bakarsınız dağ olur o erişilmez sevgili, bir bakarsınız nehir; bir şiirinde çalı/yaz/kuşu, bir diğerinde güz patikası. Doğa nerde biter, sevgili nerde başlar, belirsiz. Panteist bir coşkuyla, bir bahar ayini edasıyla yazar çoğu kez. Aşk ki bencillikle bağdaşmayan duyguların başında gelir, yücelten, aşkınlaştıran, hatta ki ondadır bayrak; bilinir. Tutmaz avcunda çırpınan kuşu, savurur göğe masmavi ve yine sarınır ipek bürümcüğüne kelebek kozasının, yeni bir şiire değin. Bilir çün: Şiir bir “kızılca halvet çilehanesi”dir.


Yalın şiirin, az sözcükle çok şey söylemenin ustasıdır ya, Homeros’un yaşadığı topraklarda yaşıyor olmasından mıdır, kokladığı kadim havadan mıdır nedir bilinmez; göreceksiniz Eylül Ebruları’nı okurken; “ırmak şiir”e, destansı bir söyleyişe de alabildiğine yakındır kalemi. Taş Ustası’nın günlüğüyle savrulurken öte zamanlara, zamansızlıklara, derinden derine hissedersiniz: Vakitsiz gelmiş, taşın-çiçeğin, kuşun-kurdun kardeş olduğu kadim zamanları, o altın çağları özler gibidir.

“Dünya güzeldir ama bir şairin gözüyle daha da güzeldir” demiş Goethe. Eylül Ebruları’nı, bu, suyun iki yakası arasına zeytin dallarından köprüler döşeyen, doğa denli yalın şiirleri okuyun ve dünyanız daha da güzelleşsin. Aşkların erişilmez güzelliğinden bir gül, usulca değsin yanağınıza.

Kuşların ayak izine

Basarak bulunur orada,

Şairin son adresi.***


Şiir ola!

*Eylül Ebruları, Ahmet Uysal, Mühür Kitaplığı

** Aşkın Gümüşü, Eylül Ebruları, S.35

***Şairin Son Adresi, Eylül Ebruları, S.71

(Şehir, Mart 2010)

18 Ekim 2010 Pazartesi

HADE BE İDA


bunca güvendiğim troya rüzgârı

neylersin bir gecede kırıştırdı yüzümü

aynı yaşa geldik bahçemdeki

homeros’tan kalma zeytin ağacıyla



ben ki aşka güvenirdim doğrusu

kalbime büyülü sözler pompalayan :

her sabah yeni bir şiirle uyanırdım

içimde ılık kumsallar uzanırdı






yaz ırmağına güvenirdim dahası

onun harika mavi çakıllarına

her gün kırk şiir yazardım tutkulu

hayıtların arasında hayallerimle






gerçeği söylersem ey sevgili ida

en çok otlarına güvenirdim senin

sendin ömrümün söylenceler sunağı
 tanrımdın, kuşların olurdu benimle:



hade be ida, sen de beni korumadın!


ahmet uysal/18 ekim 2010

17 Ekim 2010 Pazar

eylülde söylenen şiirler

AŞK YOKSA


şiir bedenle söylense de
şairin ruhudur onu yazan

karanlık çağların başlangıcıdır
kuşkusuz iki kalbin birlikte kararması


okşamak geçmiyorsa içinizden
bir sokak kedisini, eyvah derim


sözgelimi güllere yağan yağmur
ıslatmıyorsa dudağınızı:

 şiir asla geri dönmeyecektir!






EYLÜL RÜZGÂRI


eylülü de sürükler bu rüzgâr:



nasıl bulunur bilinmese de
ham ipeğin ucu; kırgın bir kalp için
upuzun bürümcükler örmeli


masal ülkesinden
belki ılık bir sözcük
unutulmuştur kapı arkasında


mavi şehirler arasına okyanuslar girebilir
ama kıyıda bir denizyıldızı
bırakarak!












GÜZ İÇİN ÜÇLÜKLER


güz dediğiniz uzak
kadınlarla gelir; dudakları,
sağanak yağmurludur.


*


şiirin gizli bahçesi bozulursa,
güz ortasında olsun
derim şairin ölümü.


*


eski güzlere de bakmalı
eskide kalan yeni için;
siz keder mi diyorsunuz buna!


*


şiirime son nokta konulduğunda
‘balkanlar üzerinden gelen
güz yağmurunda’ arayın beni!
ahmet uysal/



14 Ekim 2010 Perşembe

eksiltili günler

EKSİLTİLİ GÜNLER



'şimdi nasıl koysam yerine
kırılan dalı örselenen çiçeği'
                         a.u

eksiltili günlere dipnot

düşüyor isketenin güz dönüşü

ak zakkumlu troya toprağı

son söylencemizi kutsuyor

çok eski ayazmalarda

hüzünlü sözcükler yerine

suskunluğu örtünüyoruz


avucumuza üç damla su

bırakıyor sonsuzu sürükleyen gece

rüzgârın izinden yürüyoruz


dokun bana dokun unutulmasın

geçip gidişimiz bir köpükten


zamanın kendini yok saydığı

ırmağın öte kıyısı sarabilir ancak

kanayan yanını yenilgilerin


solgun gelincikler bir daha

hangi yazlarda uzanır gökyüzüne

hangi ıssızlığın kıyısına tutunur

elimizden kayan o güzel çocuklar


ayrı kaldıkça yaklaşıyor bize

yüzü belirsiz yansımalar dinle sesini

örselenmiş bedenimizle ekleniyor

toprağını arayan o kırık dal!
             30.08.2010/zeus altarı
        ahmet uysal

9 Ekim 2010 Cumartesi

sunaklar

SUSMALAR SUNAĞINDA






ey sığındığım yeryüzü,


güvendiğim gökyüzü ey!


siz beni korusaydınız:



şiirim esrik de olsa kendini


dağıtmazdı, sokak ağzında


sizinle buluştuğumuz geceler.






Midilli’nin kuz/alnacında


buzul katmanları giremezdi


bitişen iki sözcüğün arasına.






yangından kurtardığımız


tutku gülü, haziran ortasında


üşüyüp durmazdı böyle.






siz beni korusaydınız ey,


düş/boyu uzanırdı geceleri


ırmak buğulu kumsalınız.






tenimde yağmuruyla ida’nın


sonsuzluğa sürüklerdiniz


giz/büyüsü içinde aşkımı!






ey gökyüzüm, ey yeryüzüm,


siz beni dağ/lı dilimle


susmalar sunağına attınız!


30.05.2010/ahmet uysal

5 Ekim 2010 Salı

uzakkere

UZAKKERE


balkanlar üzerinden gelen yağmur
yakınlığı olmalı sizinle aramızda


aynı anda vurulmalıyız topuğumuzdan
bir kuşun günbatımı kanadıyla


morkâküllü güz otları arasında
bizim için durmalıdır zaman


biliriz ki yan yanadır ıssız kırlarda
uzun saplı sonsuzluk gelinciklerimiz


eylül rüzgârı hep böyle kaldıkça
düşlerimizin yüksek ateşi sürecektir


şaravarmaz bağbozumundan sonra
uzakkere şarabımızla döneriz ida'ya

  (Kapadokya'da son gün:5.10.2010)

şaravarmaz: ince kabuklu beyaz şaraplık
niğde/bor üzümü

                     ahmet uysal