30 Aralık 2010 Perşembe

sunaklar söylenceler

ADATEPE GÜZELİ REFİKA



görüşmemiz kolay değil Refika,

kara bir yüzyıl daha eklendi

kuzey ege yağmurları arasına,

ah senin o kederli rum ağzını

gökçe bulutlar korusun Refika,

akça deniz köpüğü korusun

öpemediğim taşplak dudağını






teknelerim batıyor resiflerde

sana gitmek istediğim geceler

güvendiğim zeus’un gönderdiği

dalgalar sarp kıyılara sürüklüyor

yüreğinle yaktığın isli fenerden

iki midilli daha uzağa düşüyorum,

tanrıçamız sapho korusun seni refika!






oralardan kuşlarla gönder bana

kekik kokulu ipek şalını, ya da

imbat uçursun düşlerini dilerim

bizim kıyılara, zeytinler arasına!

seni bekliyor böğürtlenli yol

lavanta kokulu ırmak senin için

senin için köprüler kuruyor Refika!

                                    ahmet uysal/zeus altarı 2010
açıklama: mübadele öncesi refika'nın yaşadığı topraklarda, zeytin ağaçları,
kır zambakları arasında dolaşıyorum çoktandır. onun hayali hep önümdedir. bence
refika'yı öğrenmek bile yaşamış olmaya değer. o benim boynumda salınan
aşklarımın gümüşüdür.

22 Aralık 2010 Çarşamba

iskete

İSKETE


Sabah beşe kurduğum saatin çalmamasıyla uyanamadım. Saat altıya doğru panikle uyandığımda, 07.30’da İstanbul’a gidecek uçağa yetişmek için apar topar evden nasıl çıktığımı hatırlamıyorum. Geceden yani şiirden kalma bir halde yattığım için uyandığımda da yine yeni yazmaya koyulduğum şiire devam ediyordum. Dizeler birer şiirkuşu olmuş uçuşuyordu belleğimde.
Asansöre bindiğimde incecik bir hüzün taşıyan Nilüfer’in kavak yelleri şarkısı çalıyordu. Asansörden indiğimde her zamanki gibi asansörün karşısındaki posta kutularına gözüm ilişti. Çünkü her geçişimde posta kutusuna bakarım. Vaktimin de dar olduğunu düşünerek hızla posta kutusunu açıyordum ki yanıma hiç kitap almadan bir yolculuğa çıktığımı fark ettim. Tekrar yukarı çıkıp çıkmama kararsızlığı içerisinde posta kutusunu hızla karıştırırken, sonbahar güzelliğiyle sarılmış, sarı bir zarfı açtığımda, içerinde “şiirtüven” kitabını gördüm.

“adresini sorduğun gülü,
kim sevebilir ki dostum
iki umutsuz şairden başka!”


Önce yolculuğu kurtarmıştım. Çünkü son on yıldır çantamda kitap olmaksızın, evden dışarı adımımı atmamışımdır. Ahmet Uysal’ın İda esintili, kılcallarını aşkla beslediği “şiirtüven” imdadıma yetişmişti. Uzundur merak ettiğim kitap elimdeydi ve en önemlisi de sabahın o saatinde yine şiirle buluşmuştum. Yani şiir bulmuştu beni.


Şiirin güzelliği de bu belki. Hiç beklemediğiniz zamanlarda sizi karşılaması. Bir otobüs terminaline yalnız başına ineceğini ve koca bir şehirde nasıl da kaybolmadan barınabileceğini düşünürken, bir bekleyeninin olması gibi… Ansızın bir şiirin kalbe girmesi gibi… Sen hiç bilmesen de bir özleyeninin olması gibi… Bir kadının iliklerine kadar sevilmesi gibi… Aşağıda okurken içerisinde bulunmamak üzere kaybolacağınız dizeler gibi:


“soyun çekinme çırılçıplak
çıplak olmalı deniz dediğin”


Uçakta İstanbul’a varana kadar kitabın bir kısmını okudum. Şöyle diyordu Ahmet Uysal:


“görmeyen kalmadı, yadsıma:
her gece kumsalda, göğsüne
ay ışığı sürdüğünü.”


Aşkın enine boyuna işlendiği imgenin zirve yaptığı kitaptaki şu dizelerde oldukça çarpıcı:


“beni yama iki çenek
güz yerine ipekli
iki evcikli
siyah sütyenine


Akşam Ankara’ya dönüşte aynı kitabın heyecanıyla yolun nasıl geçtiğini anlamadım. Ahmet Uysal şiiri, okuyanının içine çekmesini ve okudukça akmasını biliyordu. Kolay okunan ancak içeriği derin dizeler toplamıydı. Zaten bir şiirin en önemli özelliği de insana çabuk geçmesi değil midir?


“dağ en geniş ve en yalnız eteğini
serdi yalnızlık avluma”


Şiirleri tamamladığımda, hala İda esintisi aralıyordu gömleğimin düğmelerini, göğsümün ateşini biraz olsun söndürmek için. Kendi kendime daha bir yalnızlaştım bende. Bir kadın kalbime serdiği eteğini toplayıp gitmişti çoktan. Acılarım sıra dağlar halini almıştı. Kendi başına ne yapamayacağını sorgulamaktaydılar.


Ben bir iskete kuşu, uçağın içinde kendimi arıyordum. Pır pır “şiirtüven” ezgileri içinde, kapalı bir mekanda açıklığıma uçuyordum.

MUSTAFA ERGİN KILIÇ
19 KASIM 2006

10 Aralık 2010 Cuma

şiir seyrüseferinde dört kitap

İpek Yarası(1)…


Ben şurda kalırdım, şuracıkta


yazı altımdan çekmeseler


Şurda bir zakkumun dibine sererdim kilimimi


sararıp beklerdim aşk başıma


Yeter ki çekmesinler yaz'ı altından, bekler o şuracıkta, aşk başına! Nasıl güzel dizeler bunlar, bu nasıl bir dervişçe razılıktır, bu nasıl ipek gibi bir tevazudur diyesi geliyor insanın! Ama biliyoruz ki bir tek aşk'a, dostluğa, insana eğiktir aşk kesiği boynu şairin; kötüye, kalleşe, cellada değil. Bu şiirin damarında Yunus'la Dadaloğlu yan yana akar çünkü!
Ahmet Günbaş'ın son şiir kitabı "İpek Yarası"ndan söz ediyorum. Bu kitabın sayfaları arasında gezinirken neler neler çıkmaz ki karşımıza! Hınzırçiçek-cümbürçiçek baharlar, güzler… Nur topu hüzünler, düşbağı çözülen sevinçler… Bodoslamadan yaralı yürekler, selek şelâlelere giydirilen uçurum masalları… Şiirtepeler, şiirkuşlar, şiirsimitler… Özgün imgelerle yüklü, toprağı güçlü, bereketli bir şiirdir bu. Cefayı da, sefayı da aynı ölçüde bilen. Tok sesli. Yeni, çağrışımı bol, capcanlı sözcükler yaratmaktan çekinmeyen. Yakıp yakıştıran.


Bu şiirin içinde dostluk vardır, -bahane'dir setbaşında buluşmalar- (Ateşi bölüşüp dağılmıştık / Yollarda kor izleri), meydan okuma vardır (Hodri meydan! Dedim düş kasabına / Gülün sabrı buraya kadar!) ama en çok insan vardır. Üzerinde konuk olduğu her coğrafya parçası insan'la anlamlı ve değerlidir şairimiz için, insan'la güzeldir. Toplumcu damardan beslenmiştir o, gürül gürül; yaşamın içinde kaynaşıp duran hiçbir şeye ve hiçbir haksızlığa kayıtsız kalamaz ki. An gelir, ipek keskinliğinde bir silah olup çıkar elinde kalem. An gelir, coşu coşuverir de yüreği, "Bir yıldız bulsam da kaldırsam ayağa / halk hançeriyle örselenmiş şiiri!" deyiverir.

Bir yıldız bulsam da avutsam bebeleri


bir yıldız bulsam da dağıtsam annelere


bir yıldız bulsam da çıksam sabaha


Bir kez daha söylüyorum: Siz o yıldızı çoktan bulmuşsunuz sevgili Ahmet Günbaş! Işısın dursun geceden sabaha.


***


Yağmurkuşunun Türküsü(2)…


Bu yağmurkuşu şairin yüreğinde şakıyor! Bir ötücü kuş değil midir şair de, bu insan ormanında… Onun ötüşleriyle şenlenir dağlar, ormanlar ve düz ovalar… Şehirlerin sisi pusu, gönüllerin kiri şairin yürekten kopup gelen dizeleriyle arınmaz mı, şar şar!


Bülent Güldal'ın Ekim 2006 yılında İmbat Yayınevi'nden çıkan son şiir kitabı Yağmurkuşunun Türküsü'ndeki şiirler bana Ege'nin harmandalı türkülerini anımsatır, her okuyuşumda. Bir harmandalı türküsündeki gibi yiğitçe ve sakınmasızca vurur dizini şair şiirin bereketli toprağına; işte böyle:


Gül ömürler öğütülüyor ateş değirmenlerinde


acıların izini sürüyor yorgun kalabalık


aklım erdiğinden beri içindeyim bu hüznün


kabara şakırtısı, kurşun yarası, kan damlası


kuşlar geçiyor düşlerimden gökyüzü renginde


türkülerine yüz çevirip kalem kırıyor hakimler


Yukardaki açılış dizeleriyle ve ardından "Her eve bir Nâzım verelim!" ünlemesiyle başlıyor toplanmaya yağmur bulutları. Bunlar ilk işaretler! Birazdan başlayacak sağanak!


Kim haksız diyebilir şair için? Her eve bir şair versek, her evde şiir olsa ! Çok mu gerekli ha, bunca ayrıntı, bunca çanak çömlek, bunca senet sepet, bunca zincir; onların arasında şiire yer yok mu; şöyle elimizin tersiyle ittirip bütün bu pılı pırtıyı, birazcık olsun yer açsak şiire! Her evde şiir olsa; Nazımlar, Ahmed Arifler, Hasan Hüseyinler, Özdemir Asaflar okunsa, Üvercinkalar uçuşsa; bak o zaman nasıl gümrah çiçekler fışkırıyor cam içlerinden, nasıl "aşk" burcuna giriveriyor dünya, kovup karanlığı! 'Nasıl beyaza keser gibisine oluyor yedi renk'!


Ama o var ki, "ışık merdivenleri"ne izin vermeyenler var. Nice filizkıran fırtınaları, kar sızıları!


Öte yandan yağmurkuşları da var bu ülkede; yüreklerimizi ıslatan, arıtan berrak yağmurlar da var. İyi ki var! Yoksa söyleyin, "nasıl bakarız gözlerine çocuklarımızın"?


Tanrısı insan olan bu ayinde


akacağı ummanı buluyordu su


hangi pencereye konacağını kumru


"Güz kıyımının ötesinde bekleyedursun kirli ölüm", hep aşk'a, ışığa ve yaşama dönük şairin yüzü. Siz hele bir yol kulak verin yağmurkuşunun türküsüne!


***


Ertelenmiş Düşler Kitabı(3)…


Son okuduğum şiir kitapları arasında, Eskişehir'de şu anda Yazılıkaya Şiir Yaprağı'nı çıkaran değerli gazeteci ve şair Rahmi Emeç'in 1982-2004 yılları arasında yazdığı şiirleri topladığı "Ertelenmiş Düşler Kitabı" da var. Şiir kitapları bir seferde okunup bitmez zaten; yavaş yavaş okunur, tane tane okunur, dönüp dolaşıp okunur. Hatırlandıkça okunur, unuttukça okunur; bazen biri öne çıkar şiirlerden, bazen diğeri. Kitapçı raflarındaki en talihsiz türse şayet şiir, özel kütüphanelerdeki en talihli türdür bu açıdan. Bir kuşun uçuşu, aldığımız bir haber, duyduğumuz bir söz, belki bir sözcük, bir ses, bir koku, akla getirir de açar yeniden okuruz özlemle ve bazen de merhem olsun için. Bazı şiirler okudukça anlam kazanır; bazıları yaşadıkça, yaşadıklarımıza denk düştükçe. Bazen, aylar önce okuduğumuzda fark etmediğimiz, öylesine okuyup geçtiğimiz bir şiiri, hayretle ve gecikmiş bir büyülenmeyle fark ediveririz. Şair için nasıl vakti zamanı varsa bir şiirin, okur için de vardır.


Bazı şiirlerse unutkanlığa konan dinamit lokumlarıdır, sürekli anımsatır, unutmabeni çiçekleri gibi tazeler durur belleklerimizi. Bu "ertelenmiş" şiirler gibi… Ertelenmiş Düşler Kitabı sevgili Rahmi Emeç'in, "yeryüzü kardeşliğin yurdu olsun diye" imzaladığı bir kitap. Belli ki hep bu umudu duyup yaşamış, yeryüzü kardeşliğin yurdu olsun diye yazıp eylemiş bir şair Rahmi Emeç; yaşam öyküsünden, şiirlerinden süzüp çıkardığım kadarıyla. Ertelenmiş düşler… Evet, bu kitap gerçekten bir ertelenmiş düşler kitabı. Unutkanlığımıza yumuşak, kıyamadan atılmış bir tokat gibi. İşte bu yüzden gözlerimizi ve genzimizi daha çok yakıyor ya:


gençlğimin coşkuya tutulduğu mayıs


kim hırpalıyor dalındaki kirazı


urganlar geliyor, ölüler gidiyor

 
üç resim ekleniyor göğsümdeki afişe


Güzkırgını, hüzünle karılmış ama umudun ve direncin de alttan alta hep hissedildiği şiirler… İlk şiirler daha destansı bir hava taşıyor, bu "destansılık" son şiirlere gelindikçe azalıyor giderek. Bildiğim kadarıyla şiire uzunca bir süre ara vermiş bir şair Rahmi Emeç. Bu kitap, bu uzun süre boyunca yazılmış şiirlere ve "ertelenmiş düşler"e ödenen bir borç gibi geldi bana. Faiziyle, fazla fazla ödenmiş bir borç hem de!


bir gelinciğe durunca hayat


ateşe ve suya dönüktür insanın kalbi


ya söner umutları, ya da yanar


bir ömür boyu


Şairin bu şiirlerdeki dize ustalığı ve duyarlı kalemi, izleyebildiklerimden yola çıkarak diyebilirim ki, yeni şiirlerinde de güçlenerek sürmekte!


***


Acının Gümüşü(4)…


işte sen de anladın sonunda bunu


yaşam ki şiirle sonsuzdur


Sevgili Ahmet Uysal'ın Bilgi Yayınları'ndan 1999 yılında çıkmış, 'çocuklar için yazdıklarının dışında' üçüncü şiir kitabı var elimde birkaç gündür. Yine semâya durmuş mevlevi gibi döne döne okuyorum. A. Uysal bence Cahit Külebi gibi, 1998 yılında Uzak Yazlarda'yla adına konan ödülü kazandığı Ceyhun Atuf Kansu gibi şiirimizdeki yerleri tartışılmaz, Türkçe şiirin temellerini atmış ozanların soyundan geliyor. Yaşanan coğrafyadan beslenen yoğun bir lirizm, ülke, doğa ve insan sevgisi, ılık ve yumuşak imgelerle yüklü güzelim dizeler…


Kitabın sonuna üç yazı eklenmiş. Fahrettin Koyuncu'nun onun "Bursa'da Sisli Bir Sabah" şiirini incelediği bir yazı ve kendisiyle yapılmış iki söyleşi. M. Mahzun Doğan'la yaptığı söyleşinin bir yerinde bakın ne diyor Ahmet Uysal:


"Günümüz şiiri birkaç kanaldan akışını sürdürüyor. Şairler arasında estetik farklılaşmalar var. Tabii ben de bu kanallardan birinden akıyorum. Ama, benim aktığım kanal öyle sanıyorum ki, yaşananlara daha yakın. İnsan sıcaklığına daha yakın.


Öteki kanallardan akan şairler, şiirimizi zenginleştiriyor, geliştiriyorlar. Onlara öyle kesinkes karşı değilim. Ancak aynı şiirin çoğaltılmasına karşıyım. Şairler kendi sesini bulmak zorundadır. Bu da şiirimizi, dünya şiirini tanımakla, bir süzgeçten geçirmekle, yeni sentezlere varmakla olanaklıdır."


Ben bu, acı'nın gümüşü üzerine nakış gibi işlenmiş,"gizlisi saklısı olmayan", "güzaltı"nda yazıldığı âşikar, kuru ot ve orman yolu kokan ve hep bir tılsımın demini çeken ince savat işi şiirleri çok sevdim. İşte onlardan biri:


temmuz bulutu


bu yaz da çok ağrıdı kalbim


biraz daha yaklaştı o ıssız orman uğultusu


halbuki benim yaz ırmağına değen


kiraz dalından farkım yoktu


ellerim oğul otuydu


gözlerim erguvan moru


dudağım kapari çiçeğine sarılan


temmuz bulutuydu


ah kalbim bütün bunları


nasıl da unuttu


(Ahmet Uysal / Acının Gümüşü)

(1) İpek Yarası, Ahmet GÜNBAŞ, İmbat Yayınevi, Ekim 2006


(2) Yağmurkuşunun Türküsü, Bülent GÜLDAL, İmbat Yayınevi, Ekim 2006


(3) Ertelenmiş Düşler Kitabı, Rahmi EMEÇ, ATM Yayınevi, Eylül 2005


(4) Acının Gümüşü, Ahmet UYSAL, Bilgi Yayınevi, Ekim 1999


Perihan BAYKAL
Onaltıkırkbeş, Sayı:19

1 Aralık 2010 Çarşamba

rüzgâr yolu

hani olur da yaz sonları gelirseniz

aylı gecelerde kuşların uçtuğu

rüzgâr yolunu bulmalısınız önce,

kuğuların son sesini kumsalda.


ırmağın üzerinde lavanta dalları,

sürükleniyorsa ege’ye doğru;

işte orada bir köprüye sormalısınız

elinden gül düşüren ozanın izini…


yalın idiller serpiştirilmiştir, dikkat

sözcüklere basmadan geçmelisiniz,

gelişiniz veda öpüşleri içinse eğer

omzunuza yusufçuklar konar.


benimle birlikte eskiyen taşlara

değecektir ayağınız, bakarsınız

dudağınızı böğürtlen dikeni çizer,

mavi çiçekli otlar takılır yakanıza.


‘sakın ola!’ ardınıza dönüp bakmayın,

ağaç kabuğu olursunuz yosunlu!
           ahmet uysal/kasım 2010